Yalan iyidir!

Son yıllarda gözlemlediğim bir şey var: Dürüstlük teoride herkesin çok sevdiği, pratikte ise pek az kişinin tahammül edebildiği bir şey.

Hele dürüst olan bir kadınsa işler biraz daha karışıyor.

Çünkü dünyanın birçok yerinde uyumlu, fazla sorgulamayan, “tamam” diyen insanlar daha çok seviliyor. Bunun eğitimi de çocuklukta başlıyor zaten. Otorite dediğimiz ebeveynler bazen birey yetiştirmek yerine itaat eden çocuk yetiştirdiklerinde çok başarılı bir iş yaptıklarını sanıyorlar. “Söz dinliyor.” Ne güzel. Niye dinliyor, ne düşünüyor, itirazı var mı? Onlar biraz teferruat.

Sonra o çocuk büyüyor, işe giriyor.

İş hayatında bir yanlışa “Bu yanlış olabilir mi?” dediğinizde, işi daha iyiye taşımaya çalışan biri değil, huzursuzluk yaratan biri olabiliyorsunuz. Çünkü sorgulama hakkı teoride herkese ait olsa da pratikte genellikle “bazılarına” ait. Kim onlar? Gücü elinde bulunduranlar.

Evde ebeveyn, okulda öğretmen, işte patron… Kısacası bir şekilde bağlı olduğunuz herkes.

En basitinden doktora gidip “Bir de şu değere bakmak mantıklı olabilir mi?” deyin. Bazen karşınızdaki bunu birlikte düşünülmesi gereken makul bir soru olarak almak yerine ya sizi görmezden gelir ya da hemen eğitilmesi gereken cahil vatandaş pozisyonuna yerleştirir. Çünkü siz soru sormadınız. Yanlışlıkla hiyerarşiyi bozdunuz.

Özellikle bizim gibi kültürlerde bu daha da güçlü. Yaşça büyüğe, patrona, öğretmene, doktora ses çıkarmamak; karşı gelmemek; sorgulamamak “terbiye” diye öğretiliyor.

Halbuki belden aşağı vurmadığınız, hakaret etmediğiniz, üslubunuzu koruduğunuz sürece yaptığınız şey bazen sadece sormaktır.

Merak etmektir.

“Niye?” demektir.

Belki de bu yüzden lügatımızdaki “abi, abla, amca, teyze” meselesini bile biraz sorgulamak lazım. Çünkü daha cümleye başlamadan karşımızdakine bir yaş ve otorite pozisyonu veriyoruz. Sonra da neden 45 yaşında insan olarak başka bir yetişkinin karşısında kendimizi çocuk gibi açıklarken bulduğumuzu düşünüyoruz.

O yüzden başka bir çözümüm var:

Yalan söyleyin.

İsviçre olun.

Her şeye “Aynen ya” deyin.

İnsanların duymak istediğini söyleyin, asıl düşündüğünüzü beyninizin içinde sessizce saklayın. Zaten sonra başka bir ortamda dedikodusunu yapmak toplumsal olarak çok daha kabul edilebilir.

Yüzüne söylemek? Gerginlik.

Arkasından söylemek? Sosyalleşme.

Bir şey yanlış geldiğinde açıkça konuşmak? Problem çıkarmak.

Susup içten içe sinir olmak? Olgunluk.

Herkes gittikten sonra WhatsApp’tan üç kişiye yazmak? Arkadaşlık.

Sonra da hep beraber “İnsanlar neden bu kadar samimiyetsiz oldu?” diye tartışabiliriz.

Çünkü garip olan şu: Dürüstlüğü ahlaki bir meziyet olarak çocuklara anlatıyoruz ama dürüst insanla karşılaştığımızda ilk refleksimiz çoğu zaman onu susturmak, düzeltmek ya da ortamdan uzaklaştırmak oluyor.

Belki de mesele insanların gerçeği sevmemesi değil.

Gerçeği, kendi istedikleri biçimde ve kendi seçtikleri kişiden duymak istemeleri.

Geri kalanımız için ise toplumsal kullanım kılavuzu oldukça basit:

Gülümse.
“Tabii” de.
Konuyu değiştir.
Sonra eve gidip istediğini düşün.

Çünkü böyle hastalıklı bir düzende bazen “normal” görünmenin en kolay yolu gerçekten normal davranmak değil.

Yalan söylemeyi öğrenmek.

Bir Bankın yalnızlığa çözümü

Hamburg, Hafencity

Bu bank benim direkt evimin önünde.

İlk taşındığımda görünce “Bu bir işaret olsa gerek” dedim. Evren sonunda durumumu fark etmiş, ama benimle doğrudan iletişime geçmek yerine Alman bürokrasisi üzerinden ilerlemeyi tercih etmişti.

Bankın üzerinde:

“Gesellige Bank – Setzen Sie sich gerne dazu!”

Yani kabaca:

“Gel otur. Konuşalım. Birbirimizi tanımamıza gerek yok. İnsan olman şimdilik yeter.”

Ben tabii projeyi ciddiye aldım.

Hemen hemen her gün Türk kahvemi yapıyorum, aşağı iniyorum, bankıma oturuyorum ve bekliyorum.

Ben hazırım.Kahve hazır.Bank hazır.Belediye hazır.İnsan yok.

Şu ana kadar projenin en aktif katılımcısı benim.

Biraz daha böyle devam edersem belediyeden performans değerlendirmesi bekliyorum:

Filiz: 73 oturumTürk kahvesi: 73Yeni insan: 0Sosyal etki: İnceleniyor

Ama pes etmiyorum.

Çünkü belki bir gün biri gerçekten gelecek, yanıma oturacak ve konuşacağız.

Gerçi o zaman da büyük ihtimalle yıllardır beklediğim o tarihi karşılaşmada heyecandan:

“Bugün hava da değişik.”

diyeceğim.

İnsanlığın binlerce yıllık komünal yaşam deneyimini Hamburg hava durumuyla yeniden başlatacağız.

Hâlâ karar veremediğim şey şu:

Bu bank gerçekten yalnızlığa karşı düşünülmüş bir sosyal proje mi, yoksa modern insanın yalnızlığının üzerine dört vida atıp:

“Tamamdır arkadaşlar, çözdük.”

dediğimiz başarılı bir marketing çalışması mı?

Çünkü düşününce olay biraz absürt.

İnsan binlerce yıl topluluklar halinde yaşamış. Birbirine muhtaç olmuş, birlikte yemek yemiş, çocuk büyütmüş, kavga etmiş, barışmış, kapısını çalmış, şeker istemiş.

Sonra modern hayat gelmiş ve bize:

Kendi kendine yet.Kimseye muhtaç olma.Sınırlarını koru.Alanını koru.Enerjini koru.Toksik insanları hayatından çıkar.

demiş.

Biz de söz dinlemişiz.

Herkesi çıkarmışız.

Şimdi parkta oturmuş insan arıyoruz.

Almanya da pratik memleket tabii.

Sorun:

Yalnızlık.

Çözüm:

BANK.

Alman mühendisliğine saygım sonsuz. Yalnız insan ilişkilerine henüz Bluetooth bağlanamadığı için sistem biraz manuel çalışıyor.

Bir de son yıllarda Almanya’ya gelen expat’ler var.

Onların Almanlar hakkındaki şikâyet repertuvarı da aşağı yukarı aynı:

“Çok mesafeliler.”“Arkadaşlık kurmak çok zor.”“İnsan ilişkileri çok yüzeysel.”

Haksız da değiller.

Ama sonra bir bakıyorsun, Almanları eleştirenlerin önemli bir kısmıyla ilişki de aynı sistemle çalışıyor:

Sen ararsan var.Sen yazarsan var.Sen “hadi görüşelim” dersen var.Sen durursan…

Sistem çevrimdışı.

Bir noktada insan ister istemez düşünüyor:

Acaba arkadaşlık bitti mi?Yoksa hiç başlamadı da ben mi arkadaşız sandım?

İkinci ihtimal insanın özgüvenine özellikle çok iyi geliyor. Tavsiye ederim.

Bir de evden çalışıyorsan durum iyice enteresan.

Eskiden işe giderken koridorda biriyle karşılaşıyordun. Kahve alırken iki laf ediyordun. Birisi masanın yanından geçip sana tamamen gereksiz bir şey anlatıyordu. Sen de içinden:

“Allah’ım bir sus.”

diyordun.

Şimdi kimse anlatmıyor.

Meğer sosyalleşiyormuşuz.

Sabah bilgisayarı açıyorum.

Teams.

“Günaydın.”

“Sesim geliyor mu?”

“Ekranımı görebiliyor musunuz?”

“Filiz mute’tasın.”

Akşam bilgisayarı kapatıyorum.

İnsanlıkla temas başarıyla tamamlandı.

Sonra Türk kahvemi alıp belediyenin benim sosyal hayatım konusunda benden daha fazla sorumluluk aldığı banka iniyorum.

Bir de biz Türklerin bu konuda tarihsel bir özgüveni var tabii.

“Ay Almanlar çok yalnız.”“Bizde aile var.”“Bizde komşuluk var.”“Biz sıcak insanlarız.”

Tabii canım.

Komşunun adını bilmiyoruz.

Arkadaşımıza üç haftadır cevap vermiyoruz.

“Bir ara mutlaka görüşelim” dediğimiz insanlarla son görüşmemiz pandemi öncesi.

Aileyle ilişkiyi WhatsApp grubunda “Hayırlı cumalar b.tches” üzerinden sürdürüyoruz.

Habersiz kapı çalınca da önce dürbünden bakıp:

“Kim bu şimdi?”

diyoruz.

Ama kolektifiz.

Çünkü henüz bankın üzerine yazmadık.

Belki de Almanlarla aramızdaki fark giderek şuna dönüşüyor:

Onlar yalnızlaşmış ve fark etmiş.Biz yalnızlaşıyoruz ama hâlâ Almanlarla dalga geçiyoruz.

Yani mesele Alman, Türk ya da expat olmak değil belki de.

Modern ve bireysel hayat hepimize aynı şeyi öğretiyor:

Kendi kendine yet.

O kadar çok tekrarladık ki sonunda birbirimize ihtiyaç duymayı neredeyse karakter zayıflığı sanmaya başladık.

Halbuki bağ dediğin şey belki de çok daha basit.

Kendin gibi olabildiğin.

Aynı düzlemde konuşabildiğin.

Birbirini hatırladığın.

Birbirinin hayatında yer kaplamaktan utanmadığın.

Ve en önemlisi:

Birbirinize ihtiyaç duymaktan utanmadığınız ilişki.

Belki modern dünyanın en büyük ironisi de burada.

İnsana ihtiyaç duymamayı güç sandık.

Sonra yalnız kaldık.

Sonra yalnızlığa çare aradık.

Sonra bir bank yaptık.

Sonra bankın üzerine:

“Birbirinizin yanına oturabilirsiniz.”

yazdık.

Şimdi geriye yalnızca insan kaldı.

Ben bekliyorum.

Kahvem de yanımda.

Bir gün biri gerçekten yanıma oturursa ilk sorum hazır:

“Siz tabela için mi geldiniz, yoksa sizin de kimseniz mi yok?”

Olmadı hava durumundan gireriz.

Bağ kurmak kolay değil. Bankı koymuşlar, gerisi hâlâ bize kalmış.

Hatice Teyze ve Bourdieu

Ne alaka?

Bugün Bourdieu’nün teorileri arasında gezinirken social capital kavramına denk geldim.

Normal insanlar boş vakitlerinde dizi izliyor, yemek videosu seyrediyor, tatile nereye gitsem diye bakıyor. Benim yolum bir şekilde yine Bourdieu’ye düştü. Herkesin dinlenme biçimi kendine tabii.

Okudukça bazı şeyler tuhaf biçimde tanıdık gelmeye başladı.

Hani bazen yeni bir şey öğrenmezsiniz de, yıllardır gördüğünüz bir şeyin meğer akademik bir adı olduğunu öğrenirsiniz.

Bu da Öyle.

Bourdieu’nün social capital dediği şeyi arkadaşlık üzerinden düşününce aslında çok basit:

Hayatta sahip olduğumuz şeyler sadece paramız, evimiz, işimiz değil.

İnsanlarımız da var.

Hani “arkadaşım” dediğimiz insanlar.

Yanında saçmalayabildiğimiz, kötü bir günümüzde arayabildiğimiz, sevincimizi ilk anlatmak istediğimiz, “Gel bir kahve içelim” diyebildiğimiz, bazen yıllarca hayatımızda kalan insanlar.

Kan bağımız olmadığı halde zamanla aile gibi olanlar.

Güvenmek.
Güvenilmek.
Hatırlamak.
Hatırlanmak.
Bir yere ait hissetmek.
Bu insan benim insanım” diyebilmek.

Bazen insanın sahip olduğu en değerli sermaye, ona iş bulacak tanıdığı değil;

gecenin bir yarısı aradığında “Ne oldu?” diye telefonu açacağını bildiği insandır.

Çünkü arkadaşlık normalde bir ticaret anlaşması değildir.

“Ben seni üç kere aradım, sen beni iki kere aradın.”

“Ben seni yemeğe çağırdım, şimdi sıra sende.”

diye çalışmaz.

Çalışıyorsa zaten arkadaşlık değil, ön muhasebedir.

Mesele verdiğinin aynısını geri almak değil.

Mesele bağın karşı tarafta da var olduğunu hissetmek.

Ben de social capital kavramını okuyunca biraz kurcalamaya başladım.

Kendi çevremden gözlemlediklerimi, başkalarının ilişkilerini, yıllardır dinlediğim hikâyeleri, arkadaşlıkları, aileleri, komşulukları, özellikle Türk aile yapısını yan yana koyunca sosyolojinin en verimli saha araştırması alanlarından birine ulaştım:

Türk Kadınlar Kulübü.

Şimdi küçük bir yazlık düşünelim.

Kulübümüzün sosyal işler sorumlusu:

Melahat Teyze.

Melahat Teyze insanları toplamayı seviyor.

“Yarın kahveye gelin.”

“Akşam bize gelin.”

“Ay Hatice’yi de çağıralım.”

Çay demleniyor.
Sandalye çekiliyor.
Börek geliyor.
İnsanlar bir araya geliyor.

Doğum günü desen Melahat Teyze.
Kahve desen Melahat Teyze.
“Uzun zamandır görüşmedik” desen yine Melahat Teyze.

Melahat Teyze yazlığın ücretsiz Eventbrite’ı, belediyenin gönüllü Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü.

Ama burada önemli bir ayrıntı var.

Melahat Teyze bütün bunları sadece insanları toplamayı sevdiği için yapmıyor.

Bir şeyi de biliyor:

Emek vermeden bağ kurulmuyor.

Arkadaşlık bir kere “arkadaş olduk” deyip rafa kaldırabileceğin bir şey değil.

Aramazsan sesini duymazsın.
Sormazsan hayatında ne olduğunu bilmezsin.
Görüşmezsen ortak anı birikmez.
Hatırlamazsan bir süre sonra hatırlanmazsın.

Yani Melahat için ilişkiye emek vermek bir angarya değil.

Arkadaşlığın kendisi zaten biraz emek.

Bazen bir telefon.
Bazen bir kahve.
Bazen “Aklıma geldin.”
Bazen de hiçbir özel sebep yokken:

Gel oturalım.

demek.

Çünkü bağ dediğimiz şey, iki insanın yıllar önce birbirine “arkadaşım” demesiyle sonsuza kadar otomatik yenilenen bir abonelik değil.

Arada güncellemek gerekiyor.

Melahat bunu biliyor.

Ama mutfakta gizlice Excel açıp:

“Hatice bana 14 kere geldi, ben ona 0 kere gittim.”

diye arkadaşlık bilançosu da tutmuyor.

Çünkü beklentisi aynı karşılık değil.

Bir yemek verdiyse yemek beklemiyor.
Kahve yaptıysa kahve beklemiyor.
On kişiyi çağırdıysa “Gelecek hafta sıra sizde” demiyor.

Beklediği şey bundan çok daha küçük.

Bir gün telefonunun çalması:

“Melahat, ne yapıyorsun?”

Bir mesaj:

“Gel bir kahve içelim.”

Ya da birileri plan yaparken kendiliğinden:

“Melahat’ı da çağıralım.”

demesi.

Yani mesele kahve değil.

Hatırlanmak.

Ben bu insanları arkadaşım olarak görüyorum; onlar da beni arkadaşları olarak görüyor” hissi.

Şimdi gelelim kulübümüzün ikinci üyesine:

Hatice Teyze.

Hatice Teyze’nin ekonomik durumu gayet iyi.
Evi müsait.
Sosyal statüsü diğer kadınlarla aynı.

Ve Hatice Teyze sosyal hayata son derece bağlı bir vatandaşımız.

Kahvaltı?

Gelir.

Kahve?

Gelir.

Akşam oturması?

Gelir.

“Bizde toplanıyoruz.”

Konum at.

Katılım oranı İsviçre trenleriyle yarışır.

Fakat Hatice Teyze’nin enteresan bir özelliği vardır:

Hatice Teyze kimseyi çağırmaz.

Bir yıl geçer.

Yok.

Üç yıl geçer.

Yok.

On yıl geçer.

Hatice Teyze hâlâ deplasmanda.

Neden?

Bilmiyoruz.

Bourdieu de bilmiyor.

Belki Hatice Teyze’nin kendince nedenleri vardır.

Zaten kadının kafasının içine girip niyet okumuyoruz.

Çünkü burada ilginç olan Hatice Teyze’nin karakteri değil, ortaya çıkan ilişki biçimi.

Melahat Teyze arıyor.
Topluyor.
Hatırlıyor.
Dahil ediyor.
İlişkiyi canlı tutuyor.

Hatice Teyze de bu ilişkinin içinde.

Ama ilişkinin kendi kendine yaşamasını sağlayan emeğin önemli bir kısmını Melahat üstleniyor.

Çünkü sosyal bağlar gökten inmiyor.

Arkadaş grupları kendi kendine yaşamıyor.

Birinin telefonu eline alması gerekiyor.

Birinin:

“Ne yapıyorsun?”

demesi gerekiyor.

Birinin:

“Onu da çağıralım.”

diye aklına getirivermesi gerekiyor.

Birinin ilişkiye emek vermesi gerekiyor.

Derken Simmel de çayını alıp masaya oturuyor.

Çünkü sosyal çevreler üzerinden bakınca başka bir ayrım ortaya çıkıyor:

Bir insanın sosyal dünyasına dahil olmak ile onu kendi sosyal dünyana dahil etmek aynı şey değil.

Sen sürekli Melahat’ın sofrasındaysan ama kendi sofranda Melahat’a sandalye hiç çıkmıyorsa, ortada elbette bir ilişki vardır.

Ama iki tarafın o ilişkiye verdiği yer aynı olmayabilir.

Sonra bir gün Melahat Teyze yoruluyor. Hastalanıyor.

Hayat ya, oluyor işte.

Eskisi kadar enerjisi kalmıyor.

Daha az arıyor.
Daha az plan yapıyor.
Çayı daha az koyuyor.
“Yarın bize gelin” demiyor.

Kadınlar Kulübü Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü faaliyetlerini azaltıyor.

Ve tuhaf bir şey oluyor:

Melahat Teyze yalnızlaşıyor. Hatta hasta olduğunu bile kimse bilmiyor.

İşte insanın Bourdieu’yü kapatıp tavana baktığı yer burası.

Çünkü soru artık:

“Hatice Teyze neden çağırmıyor?”

değil.

Soru şu:

Melahat Teyze’nin gerçekten kalabalık bir arkadaş çevresi mi vardı, yoksa o arkadaşlıkların önemli bir kısmını yıllardır Melahat mı ayakta tutuyordu?

Hatta soru biraz daha tatsız:

İnsanların Melahat Teyze ile ilişkisi mi vardı, yoksa Melahat Teyze mi insanlarla ilişki kuruyordu?

Çünkü Melahat hiçbir zaman verdiğinin aynısını istemedi.

Sofraya sofra.
Davete davet.
Telefona telefon.

Böyle bir muhasebesi yoktu.

Sadece başka birinin hayatında da kendiliğinden akla gelen insan olduğunu sanıyordu.

Belki bazı ilişkilerin gerçek yapısını onlara daha fazla emek verdiğimizde değil, o emeği biraz geri çektiğimizde görüyoruz.

Ve galiba en acı soru da o zaman ortaya çıkıyor:

“Ben bizim arkadaş olduğumuzu sanıyordum. Siz de öyle sanıyor muydunuz?”

Ben eskiden medeniyet ilerledikçe, kuşaklar değiştikçe insanların annelerinin, teyzelerinin, ailelerinin ilişki biçimlerini görüp biraz daha ilişkisel farkındalık geliştireceğini sanırdım.

Hani eğitim artıyor.
Dünya değişiyor.
Teknoloji ilerliyor.

İnsan da geçmiş kuşaklara bakıp:

“Bizim Hatice Teyze’de bir tuhaflık vardı, ben bari aynısını yapmayayım.”

der diye düşünüyordum.

Fakat görünen o ki tarih tekerrür ediyor.

Çağ atladık.
Yapay zekâ yaptık.
Buzdolabını internete bağladık.
Telefon yüzümüzü tanıyor.
Saat nabzımızı ölçüyor.

Ama insan ilişkileri konusunda yazılım güncellemesi biraz gecikmiş olabilir.

O yüzden bu yazının sonunda kimseye:

“Sen de Hatice Teyze’sin.”

demiyorum.

Zaten mesele Hatice Teyze’yi bulmak değil.

Belki hepimizin içinde, şartlara göre ortaya çıkan küçük bir Hatice Teyze vardır.

Ben dahil.

Arada bir insanın kendine:

“Ben en son kimi sebepsiz yere aradım? Kimi gerçekten merak ettim? Kime ‘Gel bir kahve içelim’ dedim?”

diye sorması fena olmayabilir.

Cevap için Bourdieu okumaya gerek yok.

Telefonun arama geçmişi yeterli.

Çağ atladık, yapay zekâ yaptık, buzdolabını internete bağladık…

Hatice Teyze meselesini hâlâ çözemedik.

Öyle işte…

Bu da öyle bir durum. Hatice Teyze’yi dışarıda aramadan önce son aramalara bir bakmakta fayda var.

İnsan Olmak Bir Seçimdir

Bugün çok sevdiğim bir dostum bana düşündürücü bir soru sordu. Konuşmanın sonunda kendimi şu sorunun karşısında buldum: İnsan olmak ne demek?

İnsanlar; nasıl bir meslek yapmak istediklerini, nasıl birine âşık olmak istediklerini ya da ne kadar para kazanmak istediklerini saatlerce, hatta yıllarca düşünürler. Ama sıra “Nasıl bir insan olmak istiyorum?” sorusuna geldiğinde çoğu zaman düşünce tembelliği gösterirler.

Daha da ilginci, bu soruyu bilinçli bir şekilde kendine soran insanları çoğu zaman “fazla duygusal”, “çok hassas” ya da “alıngan” olmakla suçlarlar. Oysa insanın en temel meselesi, nasıl yaşayacağından önce nasıl biri olacağıdır.

Bence insanı diğer canlılardan ayıran en büyük özellik, düşünebilmesi ve seçim yapabilmesidir. İçgüdülerimiz olabilir; öfkelenebilir, korkabilir, hırslanabiliriz. Ama bunların bizi yönetip yönetmeyeceğine karar verebiliriz. Nasıl biri olacağımızı seçebiliriz.

Bana göre, insanlara değer vermiyorsan gerçek anlamda insan olamazsın. Değer vermeyen biri; karakterli ve ahlaklı biri de olamaz.

Ben nasıl biri olacağımı seçebilirim; yeter ki düşünebileyim, sorgulayabileyim ve aklımı kullanabileyim.

Kısacası, insan olmakla hayvan olmak arasındaki en büyük fark; seçebilme, sorgulayabilme ve ahlaki sorumluluk taşıyabilme yetisidir.

Belki de bu yüzden insanlar önce ahlak kuralları ve dinleri, sonra hukuk sistemlerini, en sonunda da uluslararası insan hakları mekanizmalarını inşa ettiler. Çünkü insan, aklını ve vicdanını kullanmadığında yıkıcı olabilir. Bense bunu insana yakıştıramıyorum. İnsan olmanın özü; güçte değil, kendini sınırlayabilmekte ve başkasına değer verebilmekte saklıdır.

Düşünmeyi ve sorgulamayı küçümseyenlere de şunu söylemek isterim: Bugün hayranlık duyduğumuz demokrasiler, temel hak ve özgürlükler kendiliğinden ortaya çıkmadı. Bunlar, “İnsan nedir?”, “İnsan nasıl yaşamalıdır?” ve “İnsanın sınırları ne olmalıdır?” sorularını cesaretle soran insanların mirasıdır. İnsan hakları, uluslararası hukuk, anayasal güvenceler ve uluslararası insan hakları mahkemeleri; insanın gücünü değil, insan onurunu merkeze koyan bu düşünsel sorgulamanın ürünüdür.

Emin ol, hepimiz en çok insanlığı ve gerçekten insan kalabilen insanları özlüyoruz.

Bir Toplumun Matematiği

Ağrılarım çok artınca bir kafede soluklanmak istedim. Kahvemden ilk yudumu alırken Miguel’le göz göze geldik. Bir saniye vardı ki, yıllar gibi sürdü.

O an kendi kendime sordum: Miguel’in hikâyesi kader mi, yoksa matematik mi? Olasılıklar o kadar çoktu ki… hiçbiri onu seçmemişti. Sadece denk gelmişti.

İçimden geçen ilk şey ona sarılmaktı — ama cesaret edemedim.

Miguel açtı. Ama tanıdığım herkesten cömertti. Kendisi yemeden önce köpeklerini ikna etmeye çalışıyordu: önce onlar doysun diye. Cömertlik bazen bollukta değil, tam da yoklukta büyüyor. Çünkü o, senin benim hiç yaşamadığımız şeyleri yaşamış, acısıyla bilgeleşmişti. Alkol ise belki sadece korkularını susturmanın bir yoluydu.

Miguel sokağa tek başına düşmedi. Bizler de bunun bir parçasıyız. Ama başımızı çevirince kendimizi iyi hissettiğimizi sanıyoruz — sanki görmeyince yok oluyor.

Onun ihtiyacı belki para değildi. Belki sadece bir sarılmaydı. İki lafın belini kırmaktı. Yeniden bir dosta, bir aileye ait hissedebilmekti.

Ama başını çevirmek daha kolay. Düz düşünmek bireyi korur; empati toplumu ayakta tutar. İkisinin farkı, sokaktan geçerken yüzümüzü nereye çevirdiğimizde belli olur.

Herkesin görünmeyen bir hikâyesi vardır. Böyle anlarda gösterilen küçücük bir cesaret, karşı tarafın değil, o cesareti gösterenin de hayatını değiştirir.

Bir düşün. “Olabilir mi?” diye sor. Başını çevirmemeyi tercih edebilmek senin elinde. Belki Miguel, senin de kurtuluşundur.

Bir toplum, Miguel’lere nasıl baktığı kadar insandır!

İmkânsıza inananların masası

Uzunca süre göç alanında çalıştım. Sektör değiştirmemin en büyük nedenlerinden biri, insanlara faydam kalmadığını ya da faydamın bittiğini fark ettiğim gün oldu. Mültecilerle çalışmak için imkânsıza inanmanız gerekir.

Bugün tren istasyonunda, iş için yola çıkmadan önce bir şeyler yemek istedik. Zamanımız da kısıtlıydı; trenin kalkmasına 30 dakika vardı. Derken biri siparişleri masamıza bıraktı ve hemen arkasını döndü. Kafamı kaldırmamla o sesi tanımam bir oldu. Ferhat’tı.

Hani şu süper model hayalleri kuran, savaşta yüzünde derin bir yara açıldığı için bunu engel gören, masmavi gözleriyle ışıldayan muzır çocuk. Hemen sarıldık birbirimize. Öyle tanıdık, öyle gururlu bir sarılma ki…

Ferhat süper model hayallerinden, ayağının üzerinde duran hayallere terfi etmişti. Evlenmiş, kamptan kendi evine çıkmıştı. Hatta külüstür, ikinci el bir araba bile almış, restoran müdürü olmuştu. Şimdi sırada kendi temizlik şirketini açmak varmış. En güzel haberse şu: Ferhat 12 yılın sonunda ilk kez ailesini görmek için ülkesine gidecekmiş.

Onunla öyle gurur duydum ki… Bizim Ferhat da dağ deldi sonunda. Ama onun Şirin’i tek bir kişi değil; bu 12 yılda uğruna emek verdiği her şeydi. Ferhat gibi nicesine aynı mutluluğu, aynı huzuru diliyorum.

İyi ki 8 yıl o işte çalışmışım, iyi ki bu güzel insanları tanımışım. Onlar sayesinde çok şey öğrendim. En önemlisi de hayal kurmanın ne kadar önemli olduğunu.

Belki Şirin’inize hiç ulaşamayabilirsiniz. Ama o dağı delmeye değer kılan şey, ulaşmak değil; uğruna kazma sallayabilecek bir hayalinizin olmasıdır. Çünkü imkânsız sandığımız şey, çoğu zaman bizi asıl iyiye götüren yoldur.

”… aile WhatsApp grubundan ayrıldı.”

Bazen birinin ardından yas tutmak için ölmesine gerek yoktur. Hatta o insan hâlâ hayatınızdayken bile ardından yas tutarsınız; sadece adını koyamazsınız.

Özellikle aile içinde bu çok sık yaşanır. Bir gün fark edersiniz ki yerinizi biri almıştır. Siz ise sessizce iç çemberden dış çembere transfer olmuşsunuzdur. Ne basın açıklaması yapılır ne de bonservis ücreti ödenir. Sadece bir gün artık eskisi kadar aranmadığınızı fark edersiniz.

Türkiye gibi toplumlarda çekirdek aile kurulduğu anda görünmez bir yazılım devreye girer. Sistem güncellemesi gelir:

“Tebrikler! Artık birey değilsiniz. Bundan sonra sadece eşsiniz.”

Ve diğer ilişkiler yavaş yavaş arka plana alınır.

Üstelik bunu bize çocukluktan itibaren oldukça romantik cümlelerle öğretirler:

  • Evin direği erkektir.
  • Yuvayı dişi kuş yapar.
  • Erkeğin elinin kiri.
  • Evlilikte keramet vardır.
  • Kol kırılır, yen içinde kalır.

Ve daha niceleri…

Şimdi bazılarınız “Bunun bunlarla ne ilgisi var?” diye düşünebilir.

İlgisi şu: Toplum, evliliği merkeze koyarken diğer ilişkilerin zamanla zayıflamasını normalleştiriyor. İnsan artık birey olarak değil, bir eş olarak tanımlanmaya başlıyor. Kararlar ortak alınıyor, zaman ortak planlanıyor, öncelikler değişiyor. Bunun sonucunda kardeşlik, dostluk, kuzenlik hatta bazen ebeveyn-çocuk ilişkisi bile arka planda kalabiliyor.

Peki insan bu kopan bağların yerine ne koyuyor?

Çocuğunu…
İşini…
Kavgalarını…
Hobilerini…
Bazen de “Biz zaten mutluyuz.” cümlesini.

Çünkü insanın bir yerden beslenmesi gerekiyor.

Sonra biri çıkıp otuz yıllık kardeşini, kuzenini ya da dostunu özlediğinde hemen teşhis hazır:

“Takıntılı.”
“Saplantılı.”
“Geçmişte yaşıyor.”

Oysa çoğu zaman mesele bundan çok daha basittir.

“Otuz yıllık bir ilişki nasıl bu kadar sessiz bitebilir?”
“Nasıl olur da aynı takımdayken birbirimize yabancı oluruz?”
“Neden eskisi gibi devam edemiyoruz?”

İnsan bazen sadece bunun cevabını arıyordur.

Elbette herkesle eskisi kadar yakın olmak mümkün değildir. İnsan zamanını ve enerjisini sınırlı sayıda ilişkiye ayırabilir. Buna itirazım yok.

Benim sorduğum soru başka:

Sevdiğiniz insanların sizi yavaş yavaş hayatlarından çıkarması…
Sizi görmemesi…
Duymaması…
Merak etmemesi…

Bunun nesi normal?

Üniversite okumak ya da evlenmek için evden ayrılan çocuklara bakalım. Yıllar sonra birçok anne ve baba eski yakınlığı yeniden kurmak ister. Ama o sırada karşı tarafta yıllarca tutulmuş bir yas vardır. O boşluk çoktan hissedilmiş, kabullenilmiş, hatta tükenmiştir.

“Sevmek emektir.” sözü boşuna söylenmemiştir.

Çünkü emek verilmediğinde geriye çoğu zaman sessizce büyüyen bir yalnızlık kalır.

Ve belki de en ironik olanı şudur:

WhatsApp bunu sadece bir sistem bildirimi olarak görür:

”… aile WhatsApp grubundan ayrıldı.”

Oysa bazen ayrılan bir WhatsApp grubundan değil, yıllarca ait olduğun hayattan ayrılmıştır.

Willkür beginnt selten mit bösen Absichten

Während meines Masterstudiums, das ich als wissenschaftliche Mitarbeiterin mit einem Master of Science abgeschlossen habe, habe ich mich intensiv mit Organisationspsychologie, Personalpsychologie, Entscheidungsfindung und Datenanalyse beschäftigt.

Eine Aussage meines Professors ist mir bis heute im Gedächtnis geblieben.

Er zeigte auf einen orangefarbenen Pullover und sagte sinngemäß:

„Ein Großteil der Menschen wird diesen Pullover wahrscheinlich hässlich finden. Einige werden ihn mögen. Und genau die Menschen, die ihn mögen, werden den Träger unbewusst positiver wahrnehmen.“

Nicht weil der Mensch kompetenter ist.

Nicht weil er intelligenter ist.

Nicht weil er bessere Arbeit leistet.

Sondern weil unser Gehirn ständig Abkürzungen nimmt.

Menschen, die etwas mögen, empfinden häufiger Sympathie für die Person dahinter. Menschen, die etwas ablehnen, bewerten dieselbe Person kritischer.

Der Träger des Pullovers hat sich in der Zwischenzeit kein Stück verändert.

Verändert hat sich lediglich die Wahrnehmung der Beobachter.

Damals fand ich dieses Beispiel interessant.

Heute halte ich es für eine der wichtigsten Lektionen der Organisationspsychologie überhaupt.

Denn genau so entstehen viele Entscheidungen in Unternehmen.

Nicht aufgrund von Daten.

Nicht aufgrund von Ergebnissen.

Nicht aufgrund von Leistung.

Sondern aufgrund von Wahrnehmungen, die für objektive Realität gehalten werden.

Die Illusion der Objektivität

Die meisten Menschen glauben nicht, dass sie willkürlich entscheiden.

Im Gegenteil.

Die meisten Menschen sind überzeugt, objektiv, rational und fair zu handeln.

Genau deshalb ist Willkür so schwer zu erkennen.

Denn Willkür entsteht selten durch böse Absichten.

Sie entsteht häufig dann, wenn subjektive Wahrnehmungen, persönliche Erfahrungen und hypothetische Annahmen schrittweise den Platz von überprüfbaren Fakten einnehmen.

Aus Sicht der Datenanalyse ist die Sache sogar erstaunlich simpel:

Eine Hypothese ist keine Tatsache.

Eine Annahme ist keine Beobachtung.

Eine Befürchtung ist kein Beweis.

Und eine Wahrnehmung ist kein Ergebnis.

Trotzdem werden in Organisationen erstaunlich viele Entscheidungen auf Basis genau solcher Konstrukte getroffen.

Nicht:

„Was ist tatsächlich passiert?“

Sondern:

„Was könnte passiert sein?“

Nicht:

„Welche Leistung wurde erbracht?“

Sondern:

„Wie könnte diese Leistung wahrgenommen werden?“

Nicht:

„Welche Fakten liegen vor?“

Sondern:

„Welche Geschichte erscheint plausibel?“

Genau an diesem Punkt beginnt die Grenze zwischen objektiver Bewertung und Willkür zu verschwimmen.

Wenn Menschen ihre eigene Biografie bewerten

Besonders interessant wird es dort, wo Menschen selbst festlegen, welche Kompetenzen wertvoll sind.

Ein Geschäftsführer ohne akademischen Hintergrund erklärt plötzlich, warum Studium und Masterabschluss eigentlich keine große Rolle spielen.

Eine Führungskraft, die ihre Karriere ausschließlich über technische Expertise aufgebaut hat, bewertet technische Kompetenz deutlich höher als Führungs- oder Kommunikationskompetenz.

Ein Vertriebler misst Vertriebsleistung mehr Bedeutung bei als analytischer Arbeit.

Das Problem ist dabei nicht die einzelne Perspektive.

Das Problem entsteht, wenn persönliche Erfahrungen zu allgemeinen Bewertungsmaßstäben werden.

Denn natürlich prägt ein Studium die Arbeitsweise eines Menschen.

Genauso wie Berufserfahrung.

Genauso wie Führungserfahrung.

Genauso wie technische Expertise.

Genauso wie Vertriebserfahrung.

Die Frage sollte deshalb nie lauten:

„Ist ein Studium wichtig?“

Sondern:

„Welchen Beitrag leistet es zur Rolle?“

Objektivität bedeutet nicht, dass alle Menschen dieselben Stärken besitzen.

Objektivität bedeutet, unterschiedliche Stärken anzuerkennen – auch dann, wenn sie nicht dem eigenen Karriereweg entsprechen.

Sobald Menschen beginnen, die Kriterien so anzupassen, dass sie vor allem die eigene Biografie bestätigen, entsteht ein gefährlicher Mechanismus.

Man hält sich selbst für objektiv.

Tatsächlich bewertet man andere Menschen anhand der eigenen Geschichte.

Die gefährlichste Form der Willkür

Die gefährlichste Form der Willkür ist nicht die offensichtliche.

Die gefährlichste Form ist die, die sich selbst für Fairness hält.

Wenn Menschen anfangen, hypothetische Szenarien höher zu gewichten als tatsächliche Leistungen.

Wenn mögliche Wahrnehmungen wichtiger werden als reale Ergebnisse.

Wenn Befürchtungen mehr Gewicht erhalten als Fakten.

Dann entstehen Entscheidungen, die nach außen objektiv wirken, in Wahrheit aber auf subjektiven Annahmen beruhen.

Besonders problematisch wird es, wenn Organisationen anfangen, die Wirkung einer Entscheidung höher zu bewerten als die Qualität der Entscheidung selbst.

Dann geht es nicht mehr um Leistung.

Nicht mehr um Verantwortung.

Nicht mehr um Ergebnisse.

Dann geht es darum, welche Geschichte andere über diese Entscheidung erzählen könnten.

Und genau dort verliert jede Bewertung ihre Verlässlichkeit.

Die Kosten von Willkür

Menschen kündigen selten wegen einer einzelnen Entscheidung.

Menschen kündigen, wenn sie aufhören, an die Fairness eines Systems zu glauben.

Sie ziehen sich zurück.

Sie bringen weniger Ideen ein.

Sie übernehmen weniger Verantwortung.

Sie werden vorsichtiger.

Leiser.

Angepasster.

Nicht weil sie weniger können.

Sondern weil sie gelernt haben, dass Können nicht mehr der entscheidende Faktor ist.

Organisationen nennen das später mangelndes Engagement.

In Wirklichkeit ist es oft verlorenes Vertrauen.

Der orangefarbene Pullover

Mein Professor hatte damals recht.

Der orangefarbene Pullover war nie das Problem.

Das Problem waren die Menschen, die überzeugt waren, sie würden den Menschen darunter bewerten.

Vielleicht ist das auch der Grund, warum Willkür so schwer zu erkennen ist.

Die meisten Menschen glauben nicht, dass sie willkürlich entscheiden.

Sie glauben, sie seien objektiv.

Und genau das macht die Sache gefährlich.

Denn aus meiner Erfahrung beginnt Willkür nicht dort, wo Menschen unfair sein wollen.

Sie beginnt dort, wo Menschen aufhören, ihre eigene Fairness zu hinterfragen.

Die größte Gefahr für faire Entscheidungen sind selten die Menschen, die offen subjektiv sind.

Die größte Gefahr sind die Menschen, die überzeugt sind, objektiv zu sein.

Denn ab diesem Moment werden Wahrnehmungen zu Fakten.

Annahmen zu Wahrheiten.

Und persönliche Erfahrungen zu Bewertungsmaßstäben für andere.

Vielleicht sollte man deshalb vor der nächsten Leistungsbeurteilung, Beförderung oder Gehaltsentscheidung nicht nur die Mitarbeiter bewerten.

Vielleicht sollte man vorher den Mut haben, die eigenen Maßstäbe zu bewerten.

Denn die unbequeme Wahrheit lautet:

Willkür entsteht selten durch schlechte Menschen.

Willkür entsteht häufig durch Menschen, die sich selbst nie für willkürlich halten würden.

Zehir

İnsan anlamak için yaşar.
Anlayamamak ise insanı çürütür.
Çürürken kendine kokarsın,
Kendini çöpe atmak istersin.

Anlamak için yazarsın,
Anlamak için fırça darbeleri atarsın,
Anlamak için sesleri notalara dökersin.
İşte o zaman zehirden kurtulursun.

Yoksa bir boşluğa dönüşürsün,
Ya da yakıp yıkan bir padişaha.

GIFT

Man lebt, um zu verstehen.
Nicht zu verstehen frisst dich auf.
Du verrottest von innen,
und irgendwann hältst du dich selbst nicht mehr aus.

Also schreibst du.
Du malst.
Du machst aus Geräuschen Musik.

Irgendwann löst sich das Gift.

Sonst bleibst du leer –
oder wirst zum Sultan.

Direkt sein bedeutet respektlos sein!

Direktheit ist nicht das Problem. Respektlosigkeit schon.

In Deutschland wird gern gesagt:

„Ich bin halt direkt.“

Was oft folgt, ist jedoch keine Klarheit – sondern ein Ton, der respektlos ist. Und genau hier liegt das zentrale Missverständnis:

Direktheit hat nichts mit Respektlosigkeit zu tun.Direkt zu sein bedeutet, Dinge klar zu benennen.

Respektvoll zu sein bedeutet, dabei den anderen nicht abzuwerten. Beides gleichzeitig ist möglich. Aber genau das scheint in vielen Alltagssituationen verloren gegangen zu sein.

Abwertung beginnt nicht beim Inhalt – sondern beim Ton

Viele glauben, Abwertung fängt erst dann an, wenn jemand persönlich beleidigt wird. Aber das stimmt nicht. Abwertung beginnt viel früher. Sie steckt im Ton. In der Art, wie man spricht. In diesem unterschwelligen „Du bist weniger wert“, das gar nicht ausgesprochen werden muss.

Ein genervter Blick.

Ein herablassender Unterton.

Ein respektlos hingeworfener Satz.

All das ist bereits Abwertung – auch ohne ein einziges „böses Wort“.

Viele halten sich für „nur direkt“, weil sie niemanden offen beleidigen. Aber ihr Ton sagt längst alles. Respektlosigkeit ist nicht erst das, was man sagt. Sondern wie man jemanden behandelt, während man es sagt.

Höflichkeit wird als Schwäche gelesen

Wer freundlich ist, wird schnell einsortiert: zu weich, zu nachgiebig, nicht durchsetzungsfähig. Ein ruhiger Ton wird nicht als Stärke verstanden – sondern als Einladung, Grenzen zu testen. Ein Lächeln wird zur Projektionsfläche. Freundlichkeit wird ausgenutzt. Und so entsteht eine Dynamik, in der Respekt nicht selbstverständlich ist, sondern erkämpft werden muss.

Der Alltag: Schlechte Laune als Grundton

Im Supermarkt.

Im Büro.

Auf der Straße.

Der Ton ist oft nicht neutral – sondern gereizt. Nicht, weil immer etwas konkret passiert ist. Sondern weil schlechte Laune zur Normalität geworden ist.

Menschen lassen ihren Frust an anderen aus. An Fremden. An Kollegen. An denen, die gerade da sind.Und genau dort zeigt sich das Muster:

Freundlichkeit wird nicht gespiegelt – sondern übergangen.

Das Paradox: Erst Kontra schafft Respekt

Interessanterweise ändert sich alles, sobald man dagegenhält. Plötzlich wird der Ton sachlicher. Plötzlich entsteht Respekt. Nicht, weil man unfreundlich wird – sondern weil man Grenzen setzt. Und genau das wirft eine unbequeme Frage auf:

Warum braucht es in einer zivilisierten Gesellschaft erst Härte, um respektvoll behandelt zu werden?

Das eigentliche Dilemma: Anpassung

Das größte Problem ist nicht die Unhöflichkeit selbst. Das eigentliche Problem ist, was sie mit Menschen macht. Vor allem mit denen, die aus anderen Kulturen kommen. Menschen, die gelernt haben, dass Freundlichkeit Stärke ist. Dass Respekt im Ton beginnt. Und dann kommen sie hierher – und merken schnell:

So funktioniert es nicht!

Wer zu höflich ist, wird übergangen. Wer zu freundlich ist, wird nicht ernst genommen. Wer ruhig bleibt, wird überhört. Also passen sie sich an. Sie werden direkter. Härter. Kälter. Nicht, weil sie es wollen –sondern weil sie müssen, um gesehen zu werden.

Die eigentliche Schwäche dieser Gesellschaft

Wenn Menschen erst dann respektiert werden, wenn sie „pampig genug“ sind, dann ist das kein Zeichen von Stärke. Sondern ein Zeichen dafür, dass wir Direktheit und Respektlosigkeit systematisch verwechseln.

Die Meckerkultur und die permanente Unzufriedenheit

Aus dieser Haltung entsteht etwas Größeres: Eine Kultur des Meckerns.

Es wird kritisiert, genörgelt, bewertet – oft ohne Lösung, oft ohne Maß. Unzufriedenheit wird zum Dauerzustand. Und vielleicht ist genau das der Kern:

Wer ständig im Modus der Kritik ist, verliert den Zugang zu Respekt.

Was Zivilisation wirklich bedeutet

Eine zivilisierte Gesellschaft erkennt man nicht daran, wie direkt ihre Menschen sind. Sondern daran, dass Respekt nicht erkämpft werden muss.Dass man klar sein kann, ohne verletzend zu werden. Dass man Grenzen setzen kann, ohne andere klein zu machen.

Nachdenken

Vielleicht sollten wir uns eine einfache Frage stellen: Warum müssen Menschen härter werden, um respektiert zu werden?

Und nicht umgekehrt?