Ne alaka?
Bugün Bourdieu’nün teorileri arasında gezinirken social capital kavramına denk geldim.
Normal insanlar boş vakitlerinde dizi izliyor, yemek videosu seyrediyor, tatile nereye gitsem diye bakıyor. Benim yolum bir şekilde yine Bourdieu’ye düştü. Herkesin dinlenme biçimi kendine tabii.
Okudukça bazı şeyler tuhaf biçimde tanıdık gelmeye başladı.
Hani bazen yeni bir şey öğrenmezsiniz de, yıllardır gördüğünüz bir şeyin meğer akademik bir adı olduğunu öğrenirsiniz.
Bu da Öyle.
Bourdieu’nün social capital dediği şeyi arkadaşlık üzerinden düşününce aslında çok basit:
Hayatta sahip olduğumuz şeyler sadece paramız, evimiz, işimiz değil.
İnsanlarımız da var.
Hani “arkadaşım” dediğimiz insanlar.
Yanında saçmalayabildiğimiz, kötü bir günümüzde arayabildiğimiz, sevincimizi ilk anlatmak istediğimiz, “Gel bir kahve içelim” diyebildiğimiz, bazen yıllarca hayatımızda kalan insanlar.
Kan bağımız olmadığı halde zamanla aile gibi olanlar.
Güvenmek.
Güvenilmek.
Hatırlamak.
Hatırlanmak.
Bir yere ait hissetmek.
“Bu insan benim insanım” diyebilmek.
Bazen insanın sahip olduğu en değerli sermaye, ona iş bulacak tanıdığı değil;
gecenin bir yarısı aradığında “Ne oldu?” diye telefonu açacağını bildiği insandır.
Çünkü arkadaşlık normalde bir ticaret anlaşması değildir.
“Ben seni üç kere aradım, sen beni iki kere aradın.”
“Ben seni yemeğe çağırdım, şimdi sıra sende.”
diye çalışmaz.
Çalışıyorsa zaten arkadaşlık değil, ön muhasebedir.
Mesele verdiğinin aynısını geri almak değil.
Mesele bağın karşı tarafta da var olduğunu hissetmek.
Ben de social capital kavramını okuyunca biraz kurcalamaya başladım.
Kendi çevremden gözlemlediklerimi, başkalarının ilişkilerini, yıllardır dinlediğim hikâyeleri, arkadaşlıkları, aileleri, komşulukları, özellikle Türk aile yapısını yan yana koyunca sosyolojinin en verimli saha araştırması alanlarından birine ulaştım:
Türk Kadınlar Kulübü.
Şimdi küçük bir yazlık düşünelim.
Kulübümüzün sosyal işler sorumlusu:
Melahat Teyze.
Melahat Teyze insanları toplamayı seviyor.
“Yarın kahveye gelin.”
“Akşam bize gelin.”
“Ay Hatice’yi de çağıralım.”
Çay demleniyor.
Sandalye çekiliyor.
Börek geliyor.
İnsanlar bir araya geliyor.
Doğum günü desen Melahat Teyze.
Kahve desen Melahat Teyze.
“Uzun zamandır görüşmedik” desen yine Melahat Teyze.
Melahat Teyze yazlığın ücretsiz Eventbrite’ı, belediyenin gönüllü Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü.
Ama burada önemli bir ayrıntı var.
Melahat Teyze bütün bunları sadece insanları toplamayı sevdiği için yapmıyor.
Bir şeyi de biliyor:
Emek vermeden bağ kurulmuyor.
Arkadaşlık bir kere “arkadaş olduk” deyip rafa kaldırabileceğin bir şey değil.
Aramazsan sesini duymazsın.
Sormazsan hayatında ne olduğunu bilmezsin.
Görüşmezsen ortak anı birikmez.
Hatırlamazsan bir süre sonra hatırlanmazsın.
Yani Melahat için ilişkiye emek vermek bir angarya değil.
Arkadaşlığın kendisi zaten biraz emek.
Bazen bir telefon.
Bazen bir kahve.
Bazen “Aklıma geldin.”
Bazen de hiçbir özel sebep yokken:
“Gel oturalım.”
demek.
Çünkü bağ dediğimiz şey, iki insanın yıllar önce birbirine “arkadaşım” demesiyle sonsuza kadar otomatik yenilenen bir abonelik değil.
Arada güncellemek gerekiyor.
Melahat bunu biliyor.
Ama mutfakta gizlice Excel açıp:
“Hatice bana 14 kere geldi, ben ona 0 kere gittim.”
diye arkadaşlık bilançosu da tutmuyor.
Çünkü beklentisi aynı karşılık değil.
Bir yemek verdiyse yemek beklemiyor.
Kahve yaptıysa kahve beklemiyor.
On kişiyi çağırdıysa “Gelecek hafta sıra sizde” demiyor.
Beklediği şey bundan çok daha küçük.
Bir gün telefonunun çalması:
“Melahat, ne yapıyorsun?”
Bir mesaj:
“Gel bir kahve içelim.”
Ya da birileri plan yaparken kendiliğinden:
“Melahat’ı da çağıralım.”
demesi.
Yani mesele kahve değil.
Hatırlanmak.
“Ben bu insanları arkadaşım olarak görüyorum; onlar da beni arkadaşları olarak görüyor” hissi.
Şimdi gelelim kulübümüzün ikinci üyesine:
Hatice Teyze.
Hatice Teyze’nin ekonomik durumu gayet iyi.
Evi müsait.
Sosyal statüsü diğer kadınlarla aynı.
Ve Hatice Teyze sosyal hayata son derece bağlı bir vatandaşımız.
Kahvaltı?
Gelir.
Kahve?
Gelir.
Akşam oturması?
Gelir.
“Bizde toplanıyoruz.”
Konum at.
Katılım oranı İsviçre trenleriyle yarışır.
Fakat Hatice Teyze’nin enteresan bir özelliği vardır:
Hatice Teyze kimseyi çağırmaz.
Bir yıl geçer.
Yok.
Üç yıl geçer.
Yok.
On yıl geçer.
Hatice Teyze hâlâ deplasmanda.
Neden?
Bilmiyoruz.
Bourdieu de bilmiyor.
Belki Hatice Teyze’nin kendince nedenleri vardır.
Zaten kadının kafasının içine girip niyet okumuyoruz.
Çünkü burada ilginç olan Hatice Teyze’nin karakteri değil, ortaya çıkan ilişki biçimi.
Melahat Teyze arıyor.
Topluyor.
Hatırlıyor.
Dahil ediyor.
İlişkiyi canlı tutuyor.
Hatice Teyze de bu ilişkinin içinde.
Ama ilişkinin kendi kendine yaşamasını sağlayan emeğin önemli bir kısmını Melahat üstleniyor.
Çünkü sosyal bağlar gökten inmiyor.
Arkadaş grupları kendi kendine yaşamıyor.
Birinin telefonu eline alması gerekiyor.
Birinin:
“Ne yapıyorsun?”
demesi gerekiyor.
Birinin:
“Onu da çağıralım.”
diye aklına getirivermesi gerekiyor.
Birinin ilişkiye emek vermesi gerekiyor.
Derken Simmel de çayını alıp masaya oturuyor.
Çünkü sosyal çevreler üzerinden bakınca başka bir ayrım ortaya çıkıyor:
Bir insanın sosyal dünyasına dahil olmak ile onu kendi sosyal dünyana dahil etmek aynı şey değil.
Sen sürekli Melahat’ın sofrasındaysan ama kendi sofranda Melahat’a sandalye hiç çıkmıyorsa, ortada elbette bir ilişki vardır.
Ama iki tarafın o ilişkiye verdiği yer aynı olmayabilir.
Sonra bir gün Melahat Teyze yoruluyor. Hastalanıyor.
Hayat ya, oluyor işte.
Eskisi kadar enerjisi kalmıyor.
Daha az arıyor.
Daha az plan yapıyor.
Çayı daha az koyuyor.
“Yarın bize gelin” demiyor.
Kadınlar Kulübü Kültür ve Sosyal İşler Müdürlüğü faaliyetlerini azaltıyor.
Ve tuhaf bir şey oluyor:
Melahat Teyze yalnızlaşıyor. Hatta hasta olduğunu bile kimse bilmiyor.
İşte insanın Bourdieu’yü kapatıp tavana baktığı yer burası.
Çünkü soru artık:
“Hatice Teyze neden çağırmıyor?”
değil.
Soru şu:
Melahat Teyze’nin gerçekten kalabalık bir arkadaş çevresi mi vardı, yoksa o arkadaşlıkların önemli bir kısmını yıllardır Melahat mı ayakta tutuyordu?
Hatta soru biraz daha tatsız:
İnsanların Melahat Teyze ile ilişkisi mi vardı, yoksa Melahat Teyze mi insanlarla ilişki kuruyordu?
Çünkü Melahat hiçbir zaman verdiğinin aynısını istemedi.
Sofraya sofra.
Davete davet.
Telefona telefon.
Böyle bir muhasebesi yoktu.
Sadece başka birinin hayatında da kendiliğinden akla gelen insan olduğunu sanıyordu.
Belki bazı ilişkilerin gerçek yapısını onlara daha fazla emek verdiğimizde değil, o emeği biraz geri çektiğimizde görüyoruz.
Ve galiba en acı soru da o zaman ortaya çıkıyor:
“Ben bizim arkadaş olduğumuzu sanıyordum. Siz de öyle sanıyor muydunuz?”
Ben eskiden medeniyet ilerledikçe, kuşaklar değiştikçe insanların annelerinin, teyzelerinin, ailelerinin ilişki biçimlerini görüp biraz daha ilişkisel farkındalık geliştireceğini sanırdım.
Hani eğitim artıyor.
Dünya değişiyor.
Teknoloji ilerliyor.
İnsan da geçmiş kuşaklara bakıp:
“Bizim Hatice Teyze’de bir tuhaflık vardı, ben bari aynısını yapmayayım.”
der diye düşünüyordum.
Fakat görünen o ki tarih tekerrür ediyor.
Çağ atladık.
Yapay zekâ yaptık.
Buzdolabını internete bağladık.
Telefon yüzümüzü tanıyor.
Saat nabzımızı ölçüyor.
Ama insan ilişkileri konusunda yazılım güncellemesi biraz gecikmiş olabilir.
O yüzden bu yazının sonunda kimseye:
“Sen de Hatice Teyze’sin.”
demiyorum.
Zaten mesele Hatice Teyze’yi bulmak değil.
Belki hepimizin içinde, şartlara göre ortaya çıkan küçük bir Hatice Teyze vardır.
Ben dahil.
Arada bir insanın kendine:
“Ben en son kimi sebepsiz yere aradım? Kimi gerçekten merak ettim? Kime ‘Gel bir kahve içelim’ dedim?”
diye sorması fena olmayabilir.
Cevap için Bourdieu okumaya gerek yok.
Telefonun arama geçmişi yeterli.
Çağ atladık, yapay zekâ yaptık, buzdolabını internete bağladık…
Hatice Teyze meselesini hâlâ çözemedik.
Öyle işte…
Bu da öyle bir durum. Hatice Teyze’yi dışarıda aramadan önce son aramalara bir bakmakta fayda var.