Son yıllarda gözlemlediğim bir şey var: Dürüstlük teoride herkesin çok sevdiği, pratikte ise pek az kişinin tahammül edebildiği bir şey.
Hele dürüst olan bir kadınsa işler biraz daha karışıyor.
Çünkü dünyanın birçok yerinde uyumlu, fazla sorgulamayan, “tamam” diyen insanlar daha çok seviliyor. Bunun eğitimi de çocuklukta başlıyor zaten. Otorite dediğimiz ebeveynler bazen birey yetiştirmek yerine itaat eden çocuk yetiştirdiklerinde çok başarılı bir iş yaptıklarını sanıyorlar. “Söz dinliyor.” Ne güzel. Niye dinliyor, ne düşünüyor, itirazı var mı? Onlar biraz teferruat.
Sonra o çocuk büyüyor, işe giriyor.
İş hayatında bir yanlışa “Bu yanlış olabilir mi?” dediğinizde, işi daha iyiye taşımaya çalışan biri değil, huzursuzluk yaratan biri olabiliyorsunuz. Çünkü sorgulama hakkı teoride herkese ait olsa da pratikte genellikle “bazılarına” ait. Kim onlar? Gücü elinde bulunduranlar.
Evde ebeveyn, okulda öğretmen, işte patron… Kısacası bir şekilde bağlı olduğunuz herkes.
En basitinden doktora gidip “Bir de şu değere bakmak mantıklı olabilir mi?” deyin. Bazen karşınızdaki bunu birlikte düşünülmesi gereken makul bir soru olarak almak yerine ya sizi görmezden gelir ya da hemen eğitilmesi gereken cahil vatandaş pozisyonuna yerleştirir. Çünkü siz soru sormadınız. Yanlışlıkla hiyerarşiyi bozdunuz.
Özellikle bizim gibi kültürlerde bu daha da güçlü. Yaşça büyüğe, patrona, öğretmene, doktora ses çıkarmamak; karşı gelmemek; sorgulamamak “terbiye” diye öğretiliyor.
Halbuki belden aşağı vurmadığınız, hakaret etmediğiniz, üslubunuzu koruduğunuz sürece yaptığınız şey bazen sadece sormaktır.
Merak etmektir.
“Niye?” demektir.
Belki de bu yüzden lügatımızdaki “abi, abla, amca, teyze” meselesini bile biraz sorgulamak lazım. Çünkü daha cümleye başlamadan karşımızdakine bir yaş ve otorite pozisyonu veriyoruz. Sonra da neden 45 yaşında insan olarak başka bir yetişkinin karşısında kendimizi çocuk gibi açıklarken bulduğumuzu düşünüyoruz.
O yüzden başka bir çözümüm var:
Yalan söyleyin.
İsviçre olun.
Her şeye “Aynen ya” deyin.
İnsanların duymak istediğini söyleyin, asıl düşündüğünüzü beyninizin içinde sessizce saklayın. Zaten sonra başka bir ortamda dedikodusunu yapmak toplumsal olarak çok daha kabul edilebilir.
Yüzüne söylemek? Gerginlik.
Arkasından söylemek? Sosyalleşme.
Bir şey yanlış geldiğinde açıkça konuşmak? Problem çıkarmak.
Susup içten içe sinir olmak? Olgunluk.
Herkes gittikten sonra WhatsApp’tan üç kişiye yazmak? Arkadaşlık.
Sonra da hep beraber “İnsanlar neden bu kadar samimiyetsiz oldu?” diye tartışabiliriz.
Çünkü garip olan şu: Dürüstlüğü ahlaki bir meziyet olarak çocuklara anlatıyoruz ama dürüst insanla karşılaştığımızda ilk refleksimiz çoğu zaman onu susturmak, düzeltmek ya da ortamdan uzaklaştırmak oluyor.
Belki de mesele insanların gerçeği sevmemesi değil.
Gerçeği, kendi istedikleri biçimde ve kendi seçtikleri kişiden duymak istemeleri.
Geri kalanımız için ise toplumsal kullanım kılavuzu oldukça basit:
Gülümse.
“Tabii” de.
Konuyu değiştir.
Sonra eve gidip istediğini düşün.
Çünkü böyle hastalıklı bir düzende bazen “normal” görünmenin en kolay yolu gerçekten normal davranmak değil.
Yalan söylemeyi öğrenmek.
Veröffentlicht von