Zeytin

Sultan Ahmet war der erste Moment

Mit dem blauen Blick in Elâ

Wahrer Sinn

Vom Chaos zur ewigen Nähe

Der blaue Blick

Wahrhaftig

Unwiederholbar

Transzendent

Der blaue Blick

Ein Licht der Hoffnung

Nicht laut

Ergänzend

Erfüllend

Nicht mal in Geschichten auffindbar

Der Tag, an dem du kamst –

füreinander, dankbar.

Die Olive und der Spross

in der Ewigkeit.

______________

Iyi ki doğdun Zeytin!

İyi İnsan, Uyumlu İnsan, Zor İnsan” – Derinliğin Bilimsel Temeli, Yanlış Etiketler ve “Basitlik” Yanılgısı

Derinlik” gündelik dilde çoğu zaman yanlış anlaşılır. “Fazla duygusal”, “zayıf”, “aşırı hassas” gibi etiketlerle küçümsenir. Oysa psikolojik açıdan derinlik, duygusal taşkınlık değil; şeffaflık, netlik, içsel tutarlılık ve ilişkisel dürüstlüktür. Derin olmak, bir insanın kendini rol yapmadan, dolambaçlı olmadan ve savunma zırhına sığınmadan ifade edebilmesidir.

İnsanların nasıl bağ kurduğuna bakıldığında, bilimsel bulgular bu tanımı doğrular. Yakınlık yüzeysel uyumla değil, duygusal açıklık ve karşılıklılıkla oluşur. Psikolojide güçlü bağların temelinde kişinin duygusal olarak savunmasız olabilmesi, iki tarafın da kendini açması ve ilişkinin maskesiz, otantik bir zeminde ilerlemesi vardır. İnsanlar birbirine en çok “sorunsuz” oldukları için değil; gerçek halleriyle görüldükleri için bağlanırlar.

Bu yüzden derinlik bir zayıflık değil, duygusal cesarettir. Duyguyu bastırmak güç değildir; duygudan kaçmaktır. Güç, iç dünyayı saklamadan, incinebilme ihtimalini göze alarak var olabilmektir.

Gündelik hayatta küçük görünen anlar, bu mekanizmayı açıkça gösterir. Bir kişi yaşadığı bir deneyimi bir arkadaşına anlatır; karşısındaki yalnızca dinler. Anlatan kişi “Beni dinlediğin için teşekkür ederim,” der. Dinleyen ise “Bu çok normal; arkadaşlıkta bunları konuşmak için teşekkür edilmez,” diye yanıtlar. Bu sahne sıradan görünür, ama bağ tam da burada oluşur. Teşekkür eden kişi aslında şunu hissetmiştir: “Duygularımla yer kaplıyorum.” Karşılık ise bu inancı bozar: “Hayır; burada yer kaplamak insani.”

Ne var ki kültürel dilimiz bu tür bağları beslemek yerine çoğu zaman zayıflatır. “İyi insan”, “uyumlu insan”, “olgun insan” gibi tanımlar neredeyse her zaman olumlu çağrışımlarla kullanılır. Ancak bu etiketlerin pratikte nasıl işlediğine bakıldığında, çoğu zaman farklı bir anlam ortaya çıkar: duygusal beklentisi düşük, rahatsızlık yaratmayan, sınır koymayan, karşısındakini kaybetmemek için kendi gerçekliğini yumuşatan kişi “iyi” ve “uyumlu” olarak tanımlanır.

Burada kritik olan şudur: Bu insanlar kendilerini “kolay” olarak adlandırmazlar. Aksine, “iyi”, “olgun”, “uyumlu” gibi kavramlarla kendilerini olumlu bir ahlaki çerçeveye yerleştirirler. Fakat bu dil, bilinçdışında başka bir şeyi de kabul etmiş olur: ilişkinin zorlayıcı, derin, duygusal olarak talepkâr taraflarından kaçınmayı. Yani “uyumlu” olmak, çoğu zaman “her şeyi sorun etmemek”, “fazla hissetmemek”, “rahatsız edici gerçekleri dile getirmemek” anlamına gelir.

Bu noktada bir değer kayması yaşanır. Derinlik; yani duygusal açıklık, karşılıklılık ve otantiklik, “fazlalık” gibi görülmeye başlar. Sınır koyan kişi “zor”, beklenti dile getiren kişi “dramatik”, karşılıklılık isteyen kişi “çok duygusal” olarak etiketlenir. Böylece kültür, farkında olmadan şunu öğretir: Yüzeyde kalmak erdemdir, derine inmek ise sorun çıkarmaktır.

Oysa psikolojik olarak durum tam tersidir. İnsanları bağlayan şey, çatışmasızlık değil; duygusal temasın gerçekliğidir. Bağ, iki insanın birbirine yer açabildiği yerde oluşur. Kendi iç dünyasını açtığında kendini “fazla” ya da “yük” gibi hissetmeye başlayan kişi, aslında bağdan değil; bağın taşıyıcısı olmayan bir ilişki biçiminden kaçmaktadır.

Bu yüzden derinlik talep eden insanlar sıklıkla “zor” olarak algılanır. Oysa burada söz konusu olan bağlanamamak değildir. Bu kişiler bağ kurmak ister; fakat tek taraflı bağlanmayı reddeder. Karşılıklılık, süreklilik ve duygusal emek talep ederler. “Yarım bağ”ı kabul etmezler. Bu bir kişilik sorunu değil, ilişkisel bir etiktir: Bağın yükü yalnızca bir tarafın omuzlarında kalmamalıdır.

Kopuşlar da bu nedenle çoğu zaman ani değildir. Önce kişi uzun süre tek başına taşır, karşılık bekler, “belki değişir” diye düşünür. Sonra içeride bir kırılma olur: bağ duygusal olarak biter. Dışarıdaki kopuş, bu içsel bitişin gecikmiş ifadesidir. Yani terk edilen şey bir ilişki değil; zaten tek taraflı kalmış bir bağdır.

İşte can alıcı gerçek burada ortaya çıkar:

Gerçek bağ nadirdir.

Ama yarım bağda kalmak insanı içten içe yok eder.

Bu yüzden derinlik talep eden insanlar dışarıdan “yalnızlığı seçiyor” gibi görünebilir. Oysa seçtikleri şey yalnızlık değildir. Seçtikleri şudur:

Kendimi ‘iyi’ ve ‘uyumlu’ görünmek uğruna kendimden vazgeçerek sevilmektense, bağsız kalırım.”

Bu bir kaçış değildir. Bu, bir insanın kendini feda etmeden var olma çizgisidir. Bir ilişki sorunu değil, bir değer sistemidir.

Bilimsel olarak insanların en güçlü şekilde bağlandığı şey derinliktir: duygusal açıklık, karşılıklılık ve otantiklik. Derinliği küçümseyen bir kültürel çerçeve, bağın kendisini de yoksullaştırır ve insanlara “yük olma” yanılgısını öğretir. Buna karşılık yarım bağa razı olmamak; zayıflık değil, özsaygı ve ilişkisel bütünlük göstergesidir.

Sorun bağ kuramamak değil.

Sorun, aynı derinlikte bağ kurabilen insanın azlığıdır.

Ve bazı insanlar için hayat şu cümlede düğümlenir:

Yarım bağda yaşayacağıma, ‘iyi ve uyumlu’ görünmem; kendim olarak var olurum.”

Kirin sensin

Körlük tercihtir

Bombalar düşerken

kadehini kaldırdın

izledin

yorumladın

insan dedin

Utanmadın

aydın rolü yaptın

Kalabalık

arkandan geldi

Ay sonu gelsin

vicdan

beklesin

Susmak tercihtir

ahlakın emanet

Çocuğa

hayat öğretmedin

basamak öğrettin

kimin üstüne basacağını

erken öğrendi

Hırs

rahimde yerleşti

Doğdu

içini boşalttın

“Bir Narin ölmüş”

dedin

geçtin

sesini alçaltıp

hayatına döndün

Susmak tercihtir

ahlakın emanet

Kalabalık sofralar

yalanla dolu

ego alkış ister

sen çağırdın

Kız çocukları

okul dışı

seninkine

güvenlik dedin

adalet demedin

Susmak tercihtir

ahlakın emanet

Kurtarıcı bekledin

elin kirlenmesin diye

kirin sensin!

Dürüstlük Rahatsız Eder

2026’ya girerken bir not düşmek istedim.

Unutmamak için.

Çünkü balık hafızalı olmayı seçmek çok tehlikelidir; insanı sahte ilişkilere mahkûm eder. Bunun nedeni bir tarih değişikliği değil. Belki bir sprintin sonunda yapılan bir retro gibi düşünülmeli.

Çocuklukta pek çok çocuğa öğretilen şey “uyumlu olmak”, “pembe yalanları normalleştirmek” ve daha da kötüsü, bu çerçevede kötülüğün ödüllendirilmesidir. Hayatımıza giren insanlar kadar çıkan insanlar da insanı üzmez değil. Çünkü ilişkilerde yapılan en büyük yatırım, karşı tarafın şeffaf olacağına ve dürüstlüğün sevginin temeli olduğuna dair inançtır.

Siz, matematiksel bir mantık süzgecinden geçirdiğiniz düşüncelerinizle bile bir başkası için “nankör”, “kötü”, hatta “nefret dolu” biri olabilirsiniz. Hem de çok sevdiğiniz biri için. Oysa sadece kafanıza yatmayan bir şeyi dile getirmişsinizdir.

Çocuğa dürüstlüğü yalnızca “anne babaya her şeyi anlatmak” olarak öğretip, etik kuralların önemini anlatmadığımız için 21. yüzyılda hâlâ canlı canlı ölümleri izliyoruz. Çünkü tam da o “akıllı” ve “başarılı” diye yetiştirdiğiniz insana, manevi olarak yetişmeyi öğretmeyi tercih etmemişsinizdir.

O çocuk ya büyür, kendini seçer ve kendi hayatını inşa eder;

ya da anne babasının kurbanı olur, onların adımlarını takip eder.

Başkaları üzerinden başarılar elde eder, çıkarı için insanların kalbine dokunur gibi yapar.

En üzücü olan da şudur:

Bunu kimsenin anlamayacağını sanır.

Oysa görenler vardır. Anlayanlar vardır.

Ve onlar doğru yolda kalıp kişinin ifşasına izin vermezler.

Çünkü hayat bir mahkeme salonu değildir.

Ve çünkü her mahkûmun yaşama hakkı vardır.

Ve evet, “büyük balık küçük balığı yer” zırvalaması artık dünyada karşılığı olmayan, hatta utanılacak bir yere sahiptir.

Tabii bazı coğrafyalara bu farkındalık henüz uğramadığından; tüm o “muhteşem” derecelerine rağmen dünya vatandaşı olmaya kalkarlar.

Ama kimse onları pohpohlamaz.

Ve sonuçta kendi ghettolarında kalırlar.

Belki içten içe kendinden bile utanıyordur — umuyorum.

Öyle değilse de ne demişler: “karma is a bitch.”

Yani sevgili zeka küpleri,

o kadar da zeki değilsiniz!

Sadece çevrenizde hâlâ sizi utandırmak istemeyen insanlar var.

Ve evet;

saf sanılan insanlar, çoğu zaman sadece ahlaklı oldukları için susarlar.

Wenn Beziehungen krank machen können – ohne es zu wollen

Über alte Rollen, fehlende Parteinahme und körperliche Folgen

Lucia wächst in einer Familie auf, die stark patriarchalisch geprägt ist. Obwohl der Altersunterschied zwischen den Geschwistern gering ist, wird der jüngere Bruder früh bevorzugt. Der Sohn wird geschützt, die Tochter kontrolliert. Die Mutter begegnet Lucia mit Strenge und hohen Erwartungen, emotionale Nachsicht ist selten. Der Vater verhält sich lange distanziert, richtet seine Loyalität jedoch zunehmend auf den Sohn aus – insbesondere nachdem Lucia ins Ausland geht. Nähe bleibt dort, wo das bestehende Gefüge nicht infrage gestellt wird.

Aus familiensystemischer Sicht handelt es sich um eine geschlechtsspezifische Rollenverteilung, wie sie in patriarchalen Systemen häufig vorkommt: Töchter übernehmen Verantwortung, Anpassung und Selbstkontrolle, während Söhne mehr Rückhalt erfahren. Diese Rollen sind nicht individuell gewählt, sondern strukturell verankert. Sie prägen langfristig, wessen Wahrnehmung ernst genommen wird – und wer sich erklären muss.

Für Lucia bedeutet das: Wenn sie Probleme anspricht, werden diese häufig personalisiert. Nicht der Inhalt steht im Vordergrund, sondern ihre Motive. Ihre Wahrnehmung wird relativiert, Konflikte werden umgedeutet. Forschung zur Familiendynamik zeigt, dass solche Muster das Risiko für chronische Selbstzweifel und emotionale Erschöpfung erhöhen – insbesondere, wenn sie im Erwachsenenalter fortbestehen.

Die Wiederholung in der Partnerschaft

In ihrer späteren Partnerschaft begegnet Lucia einem Mann, der großen Wert auf Rationalität und Meinungsvielfalt legt. Er betont, wie wichtig es sei, dass Menschen unterschiedlich denken. Unterschiedliche Perspektiven, Neutralität, Ausgewogenheit.

Grundsätzlich ist das richtig. Problematisch wird es dort, wo dieses Prinzip systematisch über die Bindungsebene gestellt wird.

Wenn Lucia Belastung äußert, folgt Analyse.

Wenn sie Unterstützung sucht, folgt Differenzierung.

Wenn sie verletzt ist, folgt Neutralität.

Psychologisch betrachtet handelt es sich hierbei nicht um Neutralität, sondern um prinzipienbasierte Distanzierung. In der Beziehungsforschung gilt emotionale Parteinahme in Belastungssituationen als Schutzfaktor. Unterstützung bedeutet nicht, immer recht zu geben, sondern zunächst Verbundenheit herzustellen, bevor man differenziert. Bleibt diese Parteinahme aus, entsteht Bindungsunsicherheit – nicht wegen unterschiedlicher Meinungen, sondern wegen fehlender Zugehörigkeit.

Für Menschen mit früheren Erfahrungen von Ungleichbehandlung wirkt dieses Muster besonders belastend. Alte Rollen werden reaktiviert: Die eine erklärt, während andere geschützt werden. Nicht aus bösem Willen, sondern aus erlernten Strukturen.

Krankheit als Verstärker – nicht als Ursache

Parallel zu diesen Beziehungserfahrungen verändert sich Lucias gesundheitliche Situation über Jahre hinweg. Sie leidet unter chronischen Schmerzen, entzündlichen Prozessen ohne klare Ursache, hormonellen Umstellungsphasen, ausgeprägter Erschöpfung und erhöhter Infektanfälligkeit. Der Alltag ist nur noch mit häufigen Ruhephasen zu bewältigen. Diese Beschwerden sind medizinisch real, körperlich wirksam und nicht psychosomatisch im Sinne von „eingebildet“.

Aus medizinischer und gesundheitspsychologischer Sicht ist diese Entwicklung als Wechselwirkung zu verstehen: Chronischer psychosozialer Stress verursacht diese Erkrankungen nicht, kann sie jedoch nachweislich verstärken, chronifizieren und schwerer regulierbar machen. Anhaltende Stressbelastung wirkt auf das Stressreaktionssystem, die Immunregulation und entzündliche Prozesse ein – messbar und biologisch erklärbar.

Besonders relevant ist dabei die Qualität enger Beziehungen. Studien zeigen, dass fehlende emotionale Unterstützung, wiederholte Relativierung von Belastung und das Infragestellen der eigenen Wahrnehmung physiologische Stressreaktionen erhöhen. Für Lucia bedeutet das: Nicht nur der Körper ist belastet, sondern das gesamte Regulationssystem steht unter Daueranspannung. Krankheit wird dadurch nicht „psychisch“, sondern körperlich schwerer tragbar.

Wenn alles zusammenkommt

Eine Familie, die nicht trägt.

Eine Partnerschaft, die erklärt, aber nicht schützt.

Ein Körper, der nicht mehr kompensiert.

In dieser Konstellation ist der Wunsch nach Rückzug kein Zeichen von Schwäche, sondern eine Selbstschutzreaktion. Der Wunsch nach Unterstützung ist kein Anspruch auf Recht haben, sondern ein Bedürfnis nach Sicherheit – besonders bei chronischer Erkrankung.

Diese Geschichte steht exemplarisch für viele Menschen, die sich fragen, warum sie sich trotz aller Rationalität immer wieder allein fühlen. Manchmal liegt die Antwort nicht in der eigenen Empfindlichkeit, sondern in der Wiederholung alter Rollen in neuen Beziehungen.

Infobox: Warum das nicht psychosomatisch ist

Die beschriebenen Erkrankungen sind körperlich real und medizinisch relevant. Psychosozialer Stress verursacht sie nicht, sondern wirkt als Verstärker und Chronifizierungsfaktor. Die zugrunde liegenden Mechanismen sind biologisch messbar (Stresshormonregulation, Immunantwort, Entzündungsaktivität). Fehlende emotionale Unterstützung erhöht nachweislich die physiologische Stressbelastung und erschwert die Krankheitsregulation.

Kurz gesagt:

Nicht „die Psyche macht krank“, sondern ein überlastetes biologisches System wird unter ungünstigen sozialen Bedingungen schlechter regulierbar.

Sessiz İnflamasyon ve Sistem

Bu yazı, sağlık sistemlerinin karmaşık durumlar karşısındaki çaresizliğini mi anlatıyor, yoksa bireyleri yeterince ciddiye almamasını mı, karar vermek zor. Yıllar geçiyor ve kişinin günlük yaşam kalitesi giderek düşüyor. Şeker, tansiyon ve kolesterol değerleri normal. Ancak görünmeyen bir yerde bir enfeksiyon var. CRP değerine eşlik eden lökosit yüksekliği mevcut. Ve bu tablo yıllarca değişmeden devam ediyor.

Bu süreçte kişinin hayatında şu belirtiler ortaya çıkıyor:

Genel rahatsızlık hali: Sürekli yorgunluk, bitkinlik ve halsizlik.

Psikolojik ve bilişsel belirtiler: İsteksizlik, konsantrasyon güçlüğü, unutkanlık, sinirlilik, depresif ruh hâli.

Ağrılar: Net bir nedene bağlanamayan, yaygın baş, kas ve eklem ağrıları. Sindirim sistemi: Şişkinlik, karın ağrıları ve düzensiz bağırsak hareketleri.

Cilt ve bağışıklık sistemi: Cilt problemleri (kızarıklıklar, döküntüler), sık geçirilen enfeksiyonlar ve soğuk algınlıkları; hastalık sonrası toparlanamama.

Uyku ve sinir sistemi: Uyku bozuklukları, gece terlemeleri, baş dönmesi.

Görme: Zaman zaman bulanık görme. İleri süreçte: Organlarda hasar gelişimine kadar ilerleyebilen klinik tablolar.

Bu tablo çoğu zaman ya “psikolojik” olarak değerlendirilir ya da herhangi bir açıklama yapılmadan kişi taburcu edilir. Çevre tarafından da yeterince ciddiye alınmaz. Kişi zamanla, herkes gibi, yaşadıklarını görmezden gelmeye çalışır; ağrı kesicilerle günü kurtarmaya yönelir. Ancak bu süreç uzadıkça, kimse tarafından ciddiye alınmamak kişide kaçınılmaz olarak öz-şüphe yaratır.

Ta ki bir gün başka bir hekim şu klinik değerlendirmeyi yapana kadar:

“Mevcut bulgular gözden kaçırılmış. Aktif bir enfeksiyon odağı saptanıyor ve gözlenen semptomlar bu durumla ilişkilidir. Bu tablo sessiz inflamasyon olarak tanımlanır. Eşlik eden fibromiyalji ile birlikte değerlendirildiğinde, klinik seyir belirgin şekilde ağırlaşmaktadır.”

Bu noktadan sonra ileri tetkikler gündeme gelir. İskelet sintigrafisi ilk basamaklardan biri olur. Ancak asıl kırılma noktası, yıllar boyunca görmezden gelinen bilimsel verilerin ilk kez ciddiyetle ele alınmasıdır.

Belki geçen on yıl çok daha yüksek bir yaşam kalitesiyle geçirilebilirdi; özellikle de gençlik dönemi. Bugün ortaya çıkan uzun dinlenme ihtiyacı, çabuk yorulma ve benzeri semptomlar, geriye dönüp bakıldığında daha anlamlı hâle gelmektedir. Sessiz inflamasyon çoğu zaman hafife alınsa da, bireyin fiziksel, psikolojik ve sosyal yaşamını derinden etkileyebilen, hatta tamamen altüst edebilen bir klinik tablodur. Özellikle yeterli bir psikolojik güven alanına sahip olmayan bireylerde bu etki çok daha yıkıcı olmaktadır.

Bu süreçte iyi niyetle akıl vermeye çalışan ve bilimsel tıptan uzak, sözde “alternatif” yöntemler öneren insanları anlamaya çalışmak mümkündür; ancak burada net olmak gerekir: Tıp, alternatif tıp değildir. İnsan bedeninde ortaya çıkan hiçbir belirti nedensiz değildir ve her semptomun bilimsel olarak açıklanabilir bir karşılığı vardır.

Alternatif yaklaşımlar en fazla kısa süreli bir psikolojik rahatlama sağlar; bir plasebo etkisi yaratır. Bunun ötesinde, özellikle uzun süreli ve karmaşık klinik tablolar söz konusu olduğunda, bu tür yönlendirmeler hastayı yanlış bir güven duygusuna sürükler, tanı sürecini geciktirir ve çoğu zaman durumu daha da ağırlaştırır. İyi niyetle verilen bu “akıllar”, kişiyi iyileştirmekten çok yalnızlaştırır ve yükünü artırır.

Bu nedenle yapılması gereken şey akıl vermek değil, kişinin yanında durmaktır. Çünkü hiç kimse doktor değildir; özellikle de tıbbi eğitimi olmayan bireyler. Bilgiye dayanmayan yönlendirmeler, hastanın yaşadığı belirsizliği ve çaresizliği derinleştirir.

Asıl eleştirilmesi gereken nokta ise hastaların bu tür arayışlara itilmiş olmasıdır. Bilimsel verilerin yıllarca göz ardı edildiği, semptomların psikolojik etiketlerle geçiştirildiği ve hastanın ciddiye alınmadığı bir sağlık sistemi, bireyleri kaçınılmaz olarak bilim dışı çözümlere yöneltir. Burada sorun hasta değildir; sorun, hastayı sistematik biçimde görünmez kılan yaklaşımlardır. Tıbbın sorumluluğu belirsizliği normalleştirmek değil; araştırmak, açıklamak ve hastaya güvenilir bir zemin sunmaktır.

Sağlıcakla kalın!

flz

Suyun Hatırladığı

Seni literatürde ‘hayat damarı’ diye anmışlar.

Boşuna değil…

Dokunduğun her kurak ruh yeşeriyor,

hayat seninle neşeye boğuluyor.

İnsanları zenginleştiriyorsun;

senden akan suyla yaşam

yeniden öğreniyor nefes almayı.

Takvimde sessiz bir gün,

bende ışıklar yanıyor,

sokaklar doluyor,

içimde bir şenlik başlıyor.

O minicik ellerin

ve yaşından büyük kalbin

kalbimdeki kırıkları usulca onarıyor.

Bazı tarihler vardır,

adını anmadan bile

hayatın yönünü değiştirir.

Tıpkı şarkının dediği gibi:

‘Seni düşünmek güzel şey.’

Ve evet—

seni düşünmek korkuları susturuyor.

Seni bilmek ev gibi…

özellikle de evini hiç bulamamış olanlar için.

Çünkü sen Nil’sin

adı su, anlamı ev.

N.D.

Nil’e

20.12.25

Liz

Zwischen Anpassung und Verlust des Selbst

Ein „guter“ Migrant ist jemand, der wie ein Chamäleon lebt: angepasst genug, um aufgenommen zu werden, aber niemals wirklich dazuzugehören. Man wird Teil einer Gruppe, ohne je ein vollwertiger Teil von ihr zu sein. Die Witze, die kulturellen Gewohnheiten – all das scheint nicht zu passen und fühlt sich fremd an im Vergleich zu dem, was man einmal war. Und das, obwohl man eigentlich weit mehr gemeinsam hätte als nur regionale Gewohnheiten. Doch dafür müsste man sich wirklich für Menschen und für sogenannte „andere Kulturen“ interessieren. Und damit ist nicht gemeint, einen Döner zu essen, der nicht einmal die tatsächliche Kultur eines Landes widerspiegelt.

Kurz gesagt: Niemand interessiert sich wirklich dafür, wer du bist. Würde man es tun, wüsste man zumindest, dass der Döner nicht in Deutschland erfunden wurde und dass Kuru Fasulye mit Pilav nach wie vor eines der Hauptgerichte der türkischen Küche ist. Das ist nur eines von Millionen Beispielen – aber eines der verbreitetsten.

Stattdessen interessiert man sich dafür, wer du innerhalb ihrer Gruppe sein sollst. Ständig stellt man sich die Frage: Wer darf ich sein? Oder anders gefragt: Wie viel von mir darf ich sein?

So kann ein Abend voller Stimmung für jemanden schnell in Unruhe und Einsamkeit enden. Denn in dem neuen, erwünschten Charakter findet man niemanden mehr wieder, der einem vertraut ist. Man entfremdet sich sowohl von den Einheimischen als auch von sich selbst. Schließlich landet man in dem bekannten Klischee dessen, was man „Ankommen“ nennt: in der Ghettoisierung.

Doch all das darf man einem Einheimischen niemals sagen. Tut man es doch, wird man ignoriert – und letztlich ausgeschlossen. Warum ist das so? Ist es die nicht perfekt beherrschte Sprache, die zur Barriere wird? Oder der Charakter, geprägt von einer anderen Kultur? Oder ist es vielmehr eine Form von Unkultiviertheit, bei der Gemeinsamkeiten bewusst ignoriert werden, um in der eigenen Bubble zu verharren – weil es einfacher ist oder weil Ignoranz bequemer ist?

Bleibt ungepasst!

Eure Flitz

Name: Kanäx

Ölauge.

Kanacke.

Muslimisch.

Das sind die Namen,

die man uns gibt.

Unsere echten Namen –

auf Ausweisen verdreht,

in Klassenzimmern verhallt,

nie richtig ausgesprochen.

Doch eine Mail,

ein Tippfehler,

wird seziert,

auseinandergenommen,

kommentiert.

Denn der Weiße bestimmt,

was richtig ist,

was Bildung heißt,

was Kultur bedeutet.

Unsere Namen sind es nicht wert,

gelernt, gesprochen,

verstanden zu werden.

Bist du erfolgreich,

bist du plötzlich „Deutscher“.

Bist du es nicht,

bist du Dreck,

und dein Anblick

macht das Stadtbild hässlich.

Alice, Merz und die Gang

enteignen jeden,

der zu sich steht.

Und die new wave Almancıs

unterstützen meist diesen Hass –

um zu zeigen,

dass sie „mehr“ sind

als die Gastarbeiter-Almancıs,

die für sie den Weg gebaut haben.

Hey – gute Nachricht an alle:

Euer Wohlstand,

eure Jobs,

eure Möglichkeiten,

euer Reichtum –

sie stehen

auf den Schultern

der Kanäx.