
Ağrılarım çok artınca bir kafede soluklanmak istedim. Kahvemden ilk yudumu alırken Miguel’le göz göze geldik. Bir saniye vardı ki, yıllar gibi sürdü.
O an kendi kendime sordum: Miguel’in hikâyesi kader mi, yoksa matematik mi? Olasılıklar o kadar çoktu ki… hiçbiri onu seçmemişti. Sadece denk gelmişti.
İçimden geçen ilk şey ona sarılmaktı — ama cesaret edemedim.
Miguel açtı. Ama tanıdığım herkesten cömertti. Kendisi yemeden önce köpeklerini ikna etmeye çalışıyordu: önce onlar doysun diye. Cömertlik bazen bollukta değil, tam da yoklukta büyüyor. Çünkü o, senin benim hiç yaşamadığımız şeyleri yaşamış, acısıyla bilgeleşmişti. Alkol ise belki sadece korkularını susturmanın bir yoluydu.
Miguel sokağa tek başına düşmedi. Bizler de bunun bir parçasıyız. Ama başımızı çevirince kendimizi iyi hissettiğimizi sanıyoruz — sanki görmeyince yok oluyor.
Onun ihtiyacı belki para değildi. Belki sadece bir sarılmaydı. İki lafın belini kırmaktı. Yeniden bir dosta, bir aileye ait hissedebilmekti.
Ama başını çevirmek daha kolay. Düz düşünmek bireyi korur; empati toplumu ayakta tutar. İkisinin farkı, sokaktan geçerken yüzümüzü nereye çevirdiğimizde belli olur.
Herkesin görünmeyen bir hikâyesi vardır. Böyle anlarda gösterilen küçücük bir cesaret, karşı tarafın değil, o cesareti gösterenin de hayatını değiştirir.
Bir düşün. “Olabilir mi?” diye sor. Başını çevirmemeyi tercih edebilmek senin elinde. Belki Miguel, senin de kurtuluşundur.
Bir toplum, Miguel’lere nasıl baktığı kadar insandır!
Veröffentlicht von