Politika konuşmanın çok pratik bir tarafı var:
Karşındaki insanı yaklaşık dört dakikada tamamen çözebiliyorsun.
Bir konuda ne düşündüğünü öğreniyorsun ve gerisi geliyor:
Cahil.
Elitist.
Faşist.
Saf.
Koyun.
Entel.
Vatan haini.
Eskiden insan tanımak biraz zahmetliymiş. Hayatını dinlemek, nereden geldiğini, ne yaşadığını, neden korktuğunu, neden öfkelendiğini falan anlamak gerekiyormuş.
Neyse ki teknoloji gelişti.
Artık bir fikrini öğrenip insanın tamamını değerlendirebiliyoruz.
Ben de yapıyorum bunu.
Bazen birinin söylediğini duyup içimden:
“Yok artık. Bunu da düşünmezsin.”
diyorum.
Sonra aklıma başka bir soru geliyor:
Bu insan buraya nasıl geldi?
Çünkü anlamakla hak vermeyi birbirine biraz karıştırıyoruz.
Birini anlamaya çalışınca sanki beş dakika sonra bütün fikirlerini benimseyip birlikte pankart hazırlayacakmışız gibi bir tedirginlik oluşuyor.
Halbuki bir insanı anlayıp yine de:
“Tamam, şimdi neden böyle düşündüğünü anladım. Yine de hiç katılmıyorum.”
diyebiliriz.
Muhteşem.
İki insan birbirini anlamaya çalıştı ve kimse kişiliğini kaybetmedi.
Burada yıllardır hayranı olduğum Karl Popper araya giriyor.
Popper’ın meşhur hoşgörü paradoksu kabaca şunu söylüyor: Her şeye sınırsızca hoşgörü gösteren bir toplum, sonunda hoşgörüsüz olanların hoşgörüyü ortadan kaldırmasına da izin verebilir.
Yani “her fikri anlamaya çalışalım” demek, “her fikre buyurun, çay da koyduk” demek değil.
Bazı fikirlerin sonuçları başka insanların özgürlüğünü, eşitliğini ya da haklarını ortadan kaldırmaya yöneliyorsa orada sınır meselesi başlıyor.
Benim kafamı kurcalayan yer de tam burası:
Bir insanı anlamaya çalışmakla, yaptığını normalleştirmek arasındaki sınır nerede?
Çünkü anlamak istiyorum.
Ama anlayacağım diye beynimin kapısına da “Ne olursan ol gel, insan hakları konusu hariç her şey açık büfe” tabelası asmak istemiyorum.
Belki mesele karşımızdakine sınırsız hoşgörü göstermek değil.
Merakı kaybetmeden sınır koyabilmek.
“Buraya nasıl geldin?” diye sorabilmek ama gerektiğinde:
“Nasıl geldiğini anlıyorum. Yine de burada duruyorum.”
diyebilmek.
Bence yetişkinlik biraz da bu olabilir.
Hem kapıyı açık tutmak hem evin duvarlarını sökmemek.
Aslında politikada yaptığımız şeyi günlük hayatta da yapıyoruz.
Çünkü insan anlamak yorucu.
Etiketlemek müthiş ekonomik.
Dört kelimede çözdük:
“Çok hassas.”
“Zaten narsist.”
“Toksik.”
Karşımızda geçmişi, korkuları, hayal kırıklıkları, çelişkileri olan koskoca bir insan vardı.
Ama artık gerek yok.
Teşhis kondu.
Tedaviye de muhtemelen Instagram yorumlarından devam ederiz.
Belki küçümseme tam burada başlıyor.
Bir insanla aynı fikirde olmamakta değil.
Onu artık merak etmeye değer bulmamakta.
“Ben farklı düşünüyorum” başka bir şey.
“Normal insan zaten böyle düşünür” başka.
Çünkü ikincisinde yalnızca fikrimi söylemiyorum.
Kendimi ölçü birimi ilan ediyorum.
Santimetre.
Kilogram.
Ben.
Uluslararası Normal İnsan Standardı.
Sertifika bende.
Bu sistem tabii ki politikayla sınırlı değil.
Aileler bu konuda insanlığın en eski pilot projesi.
Birinin dokunulmazlığı var.
Biri muhalefet.
Biri kriz masası.
Biri de nedenini bilmeden yıllardır koalisyonu ayakta tutuyor.
“Sen büyüksün, idare et.”
“O hassas, üzerine gitmeyelim.”
“Sen güçlüsün.”
“Biraz alttan al.”
Ve bazı çocuklar daha ilkokuldayken İdare Etme Bakanlığına atanıyor.
Seçim yok.
Maaş yok.
İstifa zaten kabul edilmiyor.
Elbette adalet herkese aynı şeyi vermek değil. Bir insanın bazen daha fazla desteğe ihtiyacı olabilir.
Ama ailelerde çok ilginç başka bir mekanizma daha var:
Bazen problemi çıkaran değil, problemi söyleyen kişi problem oluyor.
Her şey gayet güzel gidiyor.
Sonra biri:
“Yalnız burada biraz haksızlık olmuyor mu?”
diyor.
Ve sistem anında cevap veriyor:
“Sen de her şeyi sorun ediyorsun.”
Mükemmel.
Haksızlık hâlâ salonda oturuyor ama huzuru bozan kişi tespit edildi.
Dosya kapandı.
Sonra büyüyoruz.
Âşık oluyoruz.
Arkadaşlıklar kuruyoruz.
İşe giriyoruz.
Ama bazı küçük yöntemleri yanımızda taşıyoruz.
Ortam bozulmasın.
Şimdi söylemeyelim.
O alınır.
Sen idare et.
Boş ver.
Ve hepimiz dürüst insanları çok sevdiğimizi söylüyoruz.
Bu da insanlığın en tatlı iddialarından biri.
Çünkü bazen aslında kastettiğimiz şey:
“Bana karşı dürüst ol. Ama benim kendimle ilgili fikrimi bozmayacak ölçüde.”
Bir arkadaşımız:
“Geçen gün yaptığın şey beni kırdı.”
dediğinde iki yolumuz var.
“Neden? Ne yaptım?”
Ya da çok daha hızlı çözüm:
“Çok hassassın.”
İkincisi gerçekten verimli.
Sorunu üç saniyede çözüyor.
Daha doğrusu sorunu çözmüyor.
Sorunu karşıdaki insan yapıyor.
Artık davranışımızı düşünmemize de gerek kalmıyor.
Zaman yönetimi açısından kusursuz.
Sonra bir başka masaya geçip hep beraber şunları konuşuyoruz:
“Bu devirde kimseye güvenilmiyor.”
“Gerçek arkadaşlık kalmadı.”
“İnsanlar çok yüzeysel.”
“Bu yaştan sonra arkadaş edinmek çok zor.”
Belki de burada soru biraz yanlış.
Güvenilir insanları nerede bulacağız?
Evet.
Ama bir de:
Biz ne kadar güveniliriz?
Çünkü hepimiz aranmak istiyoruz.
Peki biz arıyor muyuz?
Hepimiz merak edilmek istiyoruz.
Peki biz merak ediyor muyuz?
Hepimiz birilerinin:
“Uzun zamandır görüşmedik, seni göreyim.”
demesini istiyoruz.
Peki biz kimi özlediğimizi söylüyoruz?
Bazen ilişkilerde çok büyük şeyler beklediğimizi sanıyoruz.
Aslında değil.
“Geçen gün anlattığın şey ne oldu?”
“Eve vardın mı?”
“Bunu görünce aklıma sen geldin.”
“Seni görmek istedim.”
Hepsi küçücük cümleler.
Ama ortak bir şey söylüyorlar:
Sen benim zihnimde varsın.
Belki “görülmek” dediğimiz şey biraz da bu.
Bir de sevgi var.
En iddialı olduğumuz alan.
“Tabii ki seviyorum.”
Tamam.
Peki merak ediyor muyuz?
İlişkilerin başında zaten hepimiz küçük çaplı istihbarat teşkilatı gibiyiz.
Ne seviyor?
Neye gülüyor?
Çocukluğu nasıl geçmiş?
Ne dinliyor?
Ne düşünüyor?
Neden böyle düşünüyor?
Sonra yıllar geçiyor.
Araştırma departmanı kapanıyor.
“Ben seni biliyorum.”
Ve insanı bir yerde donduruyoruz.
Halbuki karşımızdaki kişi değişiyor.
Biz de değişiyoruz.
Beş yıl önceki insan değiliz. Bazen geçen salı günkü insan bile değiliz.
Belki sevmenin bir parçası da karşındaki insanı tamamen çözdüğünü sanmamaktır.
Çünkü merak devam ettiği sürece karşımızdaki hâlâ canlıdır.
Soruyoruz.
Dinliyoruz.
Bazen şaşırıyoruz.
Bazen:
“Bunu senin hakkında hiç bilmiyordum.”
diyoruz.
Ve bence güzel bir cümle bu.
Yıllardır tanıdığın biri için bile.
Belki bütün mesele dönüp dolaşıp aynı yere geliyor.
İnsan sevilmek istiyor.
Anlaşılmak istiyor.
Görülmek istiyor.
Güvenmek istiyor.
Ve mümkünse bütün bunlar olurken küçümsenmek istemiyor.
Fakat tuhaf tarafı şu:
Hepimiz bunları başkalarından bekliyoruz.
Belki ara sıra yönü tersine çevirmek gerekiyor.
Ben ne kadar görüyorum?
Ne kadar dinliyorum?
Ne kadar merak ediyorum?
Bir insan odadan çıktığında ona duyduğum saygı da odada kalıyor mu?
Biri bana kırıldığını söylediğinde ilk refleksim anlamak mı, kendimi savunmak mı?
Karşımdaki değiştiğinde onu yeniden tanımaya çalışıyor muyum, yoksa yıllar önce hazırladığım dosyadan mı devam ediyorum?
Belki karakter dediğimiz şey de biraz burada ortaya çıkıyor.
Kimse bakmazken.
İşimize gelmezken.
Karşımızdaki bizimle aynı fikirde değilken.
Ve özellikle de odada yokken.
Sonuçta insanları tamamen çözmek çok kolay.
Biz gayet normaliz.
Sorun diğerlerinde.
Sekiz milyar insanın tamamında.
İstatistiksel olarak biraz şüpheli görünüyor ama…
TikTok Psikoloji Bölümü onayladıysa vardır bir bildikleri.
Xoxo
Liz
Veröffentlicht von