Konforlu bir suç ortaklığı

Sessizliğin denklemi

Susmak, her zaman tarafsız kalmak değildir. Bazen , farkında olsak da olmasak da, birilerinin yanında yer alırız.

Sokakta çocuğunu ya da bir aile bireyini hırpalayan birini düşünelim. “Aile işlerine karışılmaz” diyerek sessiz kalmak, aslında şiddet uygulayan kişinin bu davranışı sürdürmesine alan açmaktır.

Çünkü insan ilişkileri ve toplumsal dinamikler birbirinden bağımsız işlemez.

İstatistikte regresyon diye bir kavram vardır. Regresyon analizi, bir sonuç ile o sonuçla ilişkili olabilecek değişkenler arasındaki bağlantıyı incelememizi sağlar.

Bu analizde iki temel kavram öne çıkar: bağımlı değişken ve bağımsız değişkenler.

Örneğin şiddete maruz kalan bir insanın psikolojik durumunu düşünelim. Bu kişinin psikolojisi yalnızca maruz kaldığı şiddetle değil, aile desteğiyle, ekonomik koşullarıyla ve toplumun bu şiddet karşısındaki tutumuyla da ilişkili olabilir. Burada kişinin psikolojik durumu bağımlı değişkendir; şiddet, aile desteği, ekonomik koşullar ve toplumun tutumu ise bağımsız değişkenlerdir.

Toplumsal olayları elbette matematiksel bir modele indirgeyemeyiz. Üstelik istatistiksel bir ilişki, tek başına nedenselliği kanıtlamaz. Ancak bu benzetme bize önemli bir şeyi hatırlatır: Bir sonucun ortaya çıkmasında birden fazla faktör rol oynayabilir.

Ve siz, sessiz kalmayı seçtiğinizde, o sonucu etkileyebilen değişkenlerden biri hâline gelirsiniz.

Çünkü toplum dediğimiz şey bizlerden oluşur. Toplumun sessizliği de bireylerin sessizliklerinin toplamıdır.

Konforlu tarafsızlık

Şimdi başka bir örneğe bakalım; bu kez varsayımsal değil, yaşanmış bir örneğe.

Yetmiş kişinin bulunduğu bir apartman WhatsApp grubu. Bu grupta cinsiyetçi, yabancı düşmanı ve ırkçı mesajlar paylaşılıyor.

İlginç olan şu: Gruptaki Almanların tamamı bu söylemler karşısında sessiz kalırken, itiraz edenler yalnızca göçmen kökenli kişiler oluyor. Yani ayrımcılığa maruz kalabilecek insanlar, bu ayrımcılığa karşı ses çıkarma yükünü de üstlenmek zorunda kalıyor.

Daha da ilginci, bu söylemlere olgulara dayalı bir cevap verildiğinde konu bir anda başka bir yöne çekiliyor:

“Bu özel bir mesele. Tartışmanızı başka bir yerde yapın.”

Ne kadar konforlu bir tarafsızlık, değil mi?

Irkçı söylemler yetmiş kişinin bulunduğu ortak bir alanda dile getirildiğinde sessizlik hâkim oluyor. Ama göçmen kökenli biri bu söylemlere itiraz ettiğinde, birdenbire bunun rahatsız edici ve başka yerde konuşulması gereken bir mesele olduğu söyleniyor.

Yani sorun ırkçılığın kendisi değil, ırkçılığa itiraz edilmesi hâline geliyor.

Ve tam da burada şu soruyu sormak gerekiyor:

Bir toplumda ayrımcılığa uğrayanlar kendilerini savunmak zorunda kalırken, ayrımcılığa uğramayanlar sessizliği tarafsızlık olarak sunabiliyorsa, bu gerçekten tarafsızlık mıdır? Yoksa mevcut güç ilişkilerinin korunması mıdır?

“Ben bu tartışmaya girmek istemiyorum.”

“Ben tarafsız kalmayı tercih ediyorum.”

Peki, gerçekten tarafsız mısınız?

Tarafsız kalmayı seçmekle tarafsız olmak aynı şey değildir.

Çünkü ortada bir haksızlık varsa ve siz buna karşı hiçbir tepki göstermiyorsanız, mevcut durumun devam etmesine alan açıyorsunuz demektir.

Mevcut durum, bir insanın başka birine ayrımcılık uyguladığı bir durumsa, sizin sessizliğiniz kimin işine yarar?

Ayrımcılığa uğrayanın mı, ayrımcılığı yapanın mı?

İşte mesele bu kadar basit.

Tarafsızlık iddianız, davranışınızın hangi tarafın lehine sonuç doğurduğu gerçeğini değiştirmez.

Siz kendinizi denklemin dışında görebilirsiniz. Ama denklemin dışına çıkmış olmazsınız.

Çünkü toplumsal ilişkilerde hiçbir tepki vermemek de bir tepkidir. Ve o tepkinin de sonuçları vardır.

Bazen taraf seçmemek, mevcut gücün tarafında kalmaktır.

Sessizliğin ahlaki mekanizması

Tarih de bize bu mekanizmanın ne kadar tehlikeli olabileceğini gösteriyor.

Nazi Almanyası döneminde ayrımcılığın ve zulmün toplumsal olarak normalleşmesinde yalnızca aktif faillerin değil, seyirci kalanların, uyum sağlayanların ve kendi güvenliğini önceleyenlerin tutumları da rol oynadı.

Elbette tarihsel koşulları ve insanların karşı karşıya kaldığı riskleri bugünkü bir WhatsApp grubuyla eşitleyemeyiz. Ancak burada dikkat çekmek istediğim şey olayların büyüklüğü değil, sessizliğin arkasındaki ahlaki mekanizma.

“Beni ilgilendirmiyor.”

“Ben siyasete karışmam.”

“Ben taraf tutmuyorum.”

“Ben sadece huzur istiyorum.”

İnsanlar bu cümlelerle kendilerini tarafsız olarak tanımlayabilir. Hatta bazen korktukları, dışlanmak istemedikleri ya da kendilerini korumaya çalıştıkları için susabilirler.

Bu, insani olarak anlaşılabilir bir durumdur. Herkesin her koşulda aynı cesareti göstermesini bekleyemeyiz.

Ama kendini korumakla ahlaken doğru olanı yapmak aynı şey değildir.

Susmayı seçme hakkınız olabilir. Fakat bu seçimin sonuçlarından bağımsız olduğunuzu iddia edemezsiniz.

Çünkü ahlak, yalnızca kendimiz hakkında ne düşündüğümüzle değil, davranışlarımızın başkalarının hayatında yarattığı sonuçlarla da ilgilidir.

Kendinizi iyi bir insan olarak tanımlamanız, davranışlarınızın topluma iyi geldiği anlamına gelmez.

Bazen insanın kendisine karşı dürüst olması gerekir:

“Ben o anda doğru olanı savunacak cesareti gösteremedim.”

Bu cümle, “Ben tarafsız kaldım” demekten çok daha dürüsttür.

Çünkü tarafsızlık her zaman bir erdem değildir. Bazen yalnızca korkunun, konforun ya da sorumluluk almama isteğinin daha kabul edilebilir bir adıdır.

Etkisiz eleman yoktur

Şimdi bütün bunları kendi hayatınıza taşıyın.

Çevrenizde olup bitenlere nasıl yaklaştığınızı, neye tepki gösterdiğinizi, neyi görmezden geldiğinizi ve hangi durumlarda sessiz kalmayı seçtiğinizi düşünün.

Çünkü kendinizi nasıl tanımladığınızla davranışlarınızın başkaları üzerinde yarattığı etki her zaman aynı şey değildir.

Matematikte eksi bir ile artı biri topladığınızda sonuç sıfırdır. Yani toplama işleminin etkisiz elemanına ulaşırsınız.

Ama insan ilişkileri böyle işlemez.

Toplumsal davranışlarda değişkenlerin etkileri her zaman birbirini götürmez. Bir yerde gösterdiğiniz duyarlılık, başka bir yerdeki kayıtsızlığınızı otomatik olarak sıfırlamaz. Birine yaptığınız iyilik, başka birine yapılan haksızlık karşısındaki sessizliğinizi ortadan kaldırmaz.

Üstelik bu değişkenler birbirinden tamamen kopuk da değildir. Bir insanın sessizliği başka birinin cesaretini kırabilir. Bir başkasının itirazı, daha önce susan birine konuşma cesareti verebilir. Her davranış, içinde bulunduğu sosyal ortamı etkileyebilir.

Yani toplumsal hayatta sıfır etkili olduğunuzu düşünmeniz, gerçekten sıfır etki yarattığınız anlamına gelmez.

İşte bu yüzden mesele yalnızca nasıl bir insan olduğunuza inanmanız değil, davranışlarınızın başkalarının hayatında nasıl bir karşılık bulduğudur.

Çünkü ahlaki sorumluluk, yalnızca yaptıklarımızdan değil, bazı durumlarda yapmamayı seçtiklerimizin sonuçlarından da doğar.

Hayat tek değişkenli bir denklem değildir. Ve siz, sessizliğinizle o denklemin dışında kalmazsınız. Siz de sonucu etkileyebilen değişkenlerden birisiniz.

Beşer ve insan

Belki de insanın kendisine sorması gereken en rahatsız edici soru şudur:

Ben kendimi iyi bir insan olarak mı görüyorum, yoksa davranışlarım gerçekten başkalarının hayatına iyi mi geliyor?

Çünkü biyolojik varlığımız bizi yalnızca beşer yapar. İnsan olmak ise bilinç, vicdan ve sorumluluk gerektirir.

Bir insan, insan olmayı da seçebilir, yalnızca beşer olarak kalmayı da.

Aradaki fark tam da budur.

Ve belki de bu farkı gerçekten anlayabilmek için bu yazıyı bir kez değil, birkaç kez okumak gerekir.

Çünkü okumak başka, okurken kendinle yüzleşebilmek bambaşka bir şeydir!

Veröffentlicht von

Kommentar verfassen