21.yüzyılda yaşadığımız hayat ile 100 yıl önceki dünya arasındaki farkı görmek için birkaç tarih kitabı okumak bile yeterli. Her dönemin kendi acısı, kendi zorluğu vardır; insan yine insandır ve her yaşanan değerlidir. Ancak yine de başka dünyaları göz önünde bulundurmak, başka coğrafyaların acılarını görmek ve insanın kendi hayatına dışarıdan bakabilmesi gerekir. Aksi halde insan kendi merkezinde kalır ve farkında olmadan bu dünyanın sömürü düzeninin bir parçası olur.
Tarihe baktığımızda dünyayı değiştiren şeylerin sadece savaşlar olmadığını da görürüz. Gandhi, Martin Luther King, Mandela gibi insanlar, hatta Atatürk gibi liderler bize şunu göstermiştir: Büyük değişimler yalnızca güçle değil, insanın bakış açısıyla da mümkündür. Eğer bu kadar büyük toplumsal dönüşümler mümkün olabildiyse, bireysel dönüşümlerin de mümkün olduğunu kabul etmek gerekir.
Belki de bugün eksik olan şey tam olarak budur. Modern dünyada akıl, başarı, güç ve para yüceltilirken; duyarlılık, vicdan, fedakârlık ve iyiliğe inanmak çoğu zaman zayıflık gibi görülüyor. Oysa tarih bunun tam tersini defalarca göstermiştir. İnsanların dünyayı daha yaşanır hale getirdiği dönemler, çoğu zaman daha fazla empati kurdukları, daha fazla sorumluluk aldıkları dönemler olmuştur.
Bu yüzden mesele sadece dünyayı değiştirmek değildir. Mesele, insanın kendi hayatından başlayarak nasıl yaşadığıdır. Günümüzde insanların ilişkilerine baktığımızda bile çoğu zaman çıkar, güç, para ve statü belirleyici oluyor. İnsanlar arkadaşlıklarında bile birbirlerini kullanabiliyor, birbirlerinin üzerinden değer kazanabiliyor. Böyle bir dünyada insan kendine şu soruyu sormadan edemiyor:
Biz kendi rahatlığımızın içinde bile başkalarını kullanmaktan çekinmiyorsak, savaş yaşayan, yokluk yaşayan, hayatta kalma mücadelesi veren insanlar ne kadar acımasız olmak zorunda kalır?
Biz bu düzeni beslemiyor muyuz?
Bizim bıraktığımız miras gerçekten ilerleme mi, yoksa sadece daha sofistike bir bencillik mi?
Tarihe baktığımızda modernleşmenin, ilerlemenin ve gerçek gücün sadece silahla değil, değerlerle kurulduğunu da görürüz. Gandhi, Martin Luther King, Mandela gibi isimler kadar, Atatürk gibi liderler de bize şunu göstermiştir: Bir toplumun gerçekten ilerlemesi, ancak akla, barışa ve ortak iyiliğe inanmasıyla mümkündür. Cumhuriyet’in kurulması, hukuk devletinin inşası, kadın hakları, eğitim reformları — bunların hiçbiri yalnızca güçle değil, daha iyi bir dünya kurulabileceğine olan inançla gerçekleşmiştir.
Bu yüzden iyiliğe, adalete ve barışa inanmak safça bir romantizm değildir. Tam tersine, tarihin defalarca doğruladığı bir gerçekliğe dayanır. Bu dünyada iyiliğe inanan insanlar bunu aptal oldukları için değil, bencilliğin, çıkarcılığın ve toplu egoizmin toplumları nasıl felakete sürüklediğini gördükleri için savunurlar. Tarih, yalnızca savaşların değil, aynı zamanda vicdanın da sonuç doğurduğunu göstermiştir.
Bugün bile devletlerin, toplumların ya da bireylerin zor zamanlarda sergilediği onurlu ve adaletli duruşlar — ister bir ülkenin savaş karşısındaki tavrı olsun, ister başka bir halkın acısına karşı gösterilen dayanışma — bize şunu hatırlatır: Güç sadece silahla değil, değerlerle de ortaya konur. Ve çoğu zaman en zor olan duruş, doğru olan duruştur.
Mesele insanların saf olması değildir.
Mesele, insanlığın hangi yöne gittiğini görüp buna göre tavır alabilmesidir.
Eğer bugün daha adil, daha barışçıl, daha insan kalabilen bir dünya istiyorsak, bunun yolu başkalarını küçümsemekten değil, iyiliğin mümkün olduğuna inanmayı sürdürmekten geçer. Çünkü tarih göstermiştir ki dünyayı değiştirenler, en güçlü olanlar değil, neyin doğru olduğunu söylemekten vazgeçmeyenlerdir.
Ve belki de bugün bize düşen şey, iyiliğe inanmanın bir saflık değil, insanlığın ayakta kalabilmesi için gerekli en güçlü duruş olduğunu yeniden hatırlamaktır.
Veröffentlicht von