Almanya, 1960’lı yıllardan bu yana göç alan bir ülkedir. Göç sistemi, sunduğu olanaklar ve sosyal haklar açısından güçlü bir yapıya sahiptir. Buna rağmen, birçok başka göç ülkesiyle karşılaştırıldığında Almanya’da ülkeyi terk etme eğilimi görece yüksektir. Çeşitli araştırmalar, Almanya’da yaşayan yabancıların – özellikle nitelikli göçmenlerin – önemli bir bölümünün bir noktada ülkeden ayrılmayı düşündüğünü ya da fiilen ayrıldığını göstermektedir.
Bu durum sıklıkla bürokrasi, dil, konut ve iş piyasası gibi yapısal nedenlerle açıklanır. Ancak uluslararası karşılaştırmalı Expat araştırmaları, meselenin yalnızca bu faktörlerle sınırlı olmadığını ortaya koymaktadır. InterNations tarafından yayımlanan Expat Insider çalışmalarında Almanya, yıllardır “Ease of Settling In” (yerleşme ve sosyal uyum kolaylığı) ve “Expat Essentials” (bürokrasi, konut, dijital hizmetler ve günlük hayatta dil) kategorilerinde alt sıralarda yer almaktadır. Katılımcılar Almanya’yı sıkça “zor”, “yorucu” ve “fazla kuralcı” olarak tanımlamaktadır. Bu çalışmalar doğrudan bir ayrılma oranı ölçmese de, Almanya’nın neden birçok expat tarafından daha yıpratıcı bir ülke olarak deneyimlendiğini açıkça göstermektedir.
Benim özellikle üzerinde durmak istediğim nokta, bu yapının gündelik hayata ve insanın ruh hâline nasıl yansıdığıdır. Bu sistemin içinde insanlar hayatı daha ciddi, daha sert yaşamaya başlıyor; zamanla sen de bu atmosfere ayak uydurmak zorunda kalıyorsun. Güneyin neşesi, güneyin sıcaklığı ve hayatla kurulan daha hafif ilişki, bu düzenin içinde yavaş yavaş eriyip gidiyor. Buna bir de hava koşulları eklendiğinde, insan hayattan zevk alma hâlini kaybedebiliyor; Türkiye’de keyif aldığı, onu besleyen pek çok şeyi ya yapmamaya başlıyor ya da tamamen geride bırakıyor.
Elbette tüm bunlar, dışarıdan bakıldığında birçok insan için “lüks sorunlar” gibi görülebilir. Bu deneyimler sıklıkla şımarıklık ya da memnuniyetsizlik olarak algılanır. Oysa Türkiye’de en azından benim için çok temel bir fark vardı: En azından ailem vardı. En azından arkadaşlarım vardı. En azından tanıdığım bir çevre vardı. En azından selam verebileceğim, iki kelime edebileceğim bir esnaf vardı. Yani insanın temas edebileceği, ilişki kurabileceği çok geniş bir sosyal alan mevcuttu.
Bunlar olmadığında – ve mesafe arttıkça “gözden ırak, gönülden ırak” hâli kaçınılmazlaştığında – insan, farkında bile olmadan sürekli bir boşluk duygusuyla yaşamaya başlıyor. Bu boşluk, maddi imkânlarla ya da sistemin sunduğu olanaklarla doldurulamayan, daha derin ve daha insani bir eksikliktir.
Bu dönüşüm yalnızca bireysel bir adaptasyon meselesi değildir; aynı zamanda sosyal bağların kurulmasını da zorlaştıran bir süreçtir. Zaten benzer hisseden, benzer ihtiyaçlara sahip insanları bulmak giderek daha güç hâle gelir. Tam da bu noktada arkadaşlıklar ve derin ilişkiler hayati bir önem kazanır. Ancak bu ilişkiler kurulamadığında, yalnızlık duygusu geçici değil, kalıcı ve derinleşen bir hâl alır.
Kendi göçmenlik deneyimimden öğrendiğim en temel şey ise şudur: Benim için insan ilişkileri hayati derecede önemlidir ve bunu Almanya’da kurmak mümkün olsa da son derece zordur. Çok ciddi bir emek gerektirir; bu emek kimi zaman yıllar sürebilir. Ve çoğu zaman, bu emeğin karşılığı yanlış anlaşılmalar, mesafe ya da karşılık bulamama hissi olur. Bir noktadan sonra insan, bu emeği vermekten yorulur ve vazgeçer.
Göç bana aynı zamanda şunu da öğretti: Eskisine kıyasla çok daha açık, çok daha net ve duygularını göstermekten kaçınmayan bir insan oldum. Çünkü insanoğlunun en büyük sorunlarından biri, dünyanın neresinde olursa olsun, açık ve net olmamaktır. Oysa bu dünyada geçirdiğimiz zaman bu kadar kısayken, mutlu olmanın en temel koşullarından biri, hayatımıza gerçekten iyi gelen insanları alabilmektir. Elbette bu tek taraflı bir çabayla mümkün değildir; bunun için iki, üç, hatta bazen dört kişinin aynı yönde emek vermesi gerekir.
Son olarak şunu net bir şekilde ifade etmek gerekir: Uzun süredir birçok insanın zihninde var olan “göçten yeniden göç etme” fikri, çoğu zaman geçici bir duygusal dalgalanma değildir. Bu düşüncenin yıllar boyunca varlığını koruması, meselenin kişisel bir memnuniyetsizlikten ziyade, yaşam koşullarının insan psikolojisi üzerindeki somut etkileri üzerinden ele alınması gerektiğini gösterir. Ekonomik göstergeler, sosyal haklar ve kariyer olanakları elbette önemli parametrelerdir; ancak insan hayatını belirleyen tek değişken bunlar değildir. Aidiyet duygusu, sosyal bağlar, gündelik hayatın ritmi ve insanın kendisiyle kurduğu ilişki, en az bu “rasyonel” başlıklar kadar belirleyicidir.
Bu tür etkileri dile getirmemek, görmezden gelmek ya da küçümsemek, ne bireye ne de sağlıklı karar alma süreçlerine hizmet eder. Aksine, bu sessizlik gerçekçi bir analiz yapmayı engeller ve insanları, aslında uzun vadede sürdürülebilir olmayan yaşam düzenlerini sırf “mantıklı” göründüğü için devam ettirmeye iter. Bu duyguların zamanla herkes için kendiliğinden geçeceğini varsaymak çoğu zaman gerçekçi değildir. Daha anlamlı olan, bu hissi yaşayan insanların – bugün ya da yıllar sonra – bunu bir zayıflık olarak değil, yaşamlarını bütüncül biçimde yeniden değerlendirmeleri için önemli bir sinyal olarak ciddiye almalarıdır. Çünkü ancak bu sinyaller dikkate alındığında, hem bireysel hem de toplumsal düzeyde daha dürüst ve sürdürülebilir çözümler mümkün olabilir.
Veröffentlicht von