“Derinlik” gündelik dilde çoğu zaman yanlış anlaşılır. “Fazla duygusal”, “zayıf”, “aşırı hassas” gibi etiketlerle küçümsenir. Oysa psikolojik açıdan derinlik, duygusal taşkınlık değil; şeffaflık, netlik, içsel tutarlılık ve ilişkisel dürüstlüktür. Derin olmak, bir insanın kendini rol yapmadan, dolambaçlı olmadan ve savunma zırhına sığınmadan ifade edebilmesidir.
İnsanların nasıl bağ kurduğuna bakıldığında, bilimsel bulgular bu tanımı doğrular. Yakınlık yüzeysel uyumla değil, duygusal açıklık ve karşılıklılıkla oluşur. Psikolojide güçlü bağların temelinde kişinin duygusal olarak savunmasız olabilmesi, iki tarafın da kendini açması ve ilişkinin maskesiz, otantik bir zeminde ilerlemesi vardır. İnsanlar birbirine en çok “sorunsuz” oldukları için değil; gerçek halleriyle görüldükleri için bağlanırlar.
Bu yüzden derinlik bir zayıflık değil, duygusal cesarettir. Duyguyu bastırmak güç değildir; duygudan kaçmaktır. Güç, iç dünyayı saklamadan, incinebilme ihtimalini göze alarak var olabilmektir.
Gündelik hayatta küçük görünen anlar, bu mekanizmayı açıkça gösterir. Bir kişi yaşadığı bir deneyimi bir arkadaşına anlatır; karşısındaki yalnızca dinler. Anlatan kişi “Beni dinlediğin için teşekkür ederim,” der. Dinleyen ise “Bu çok normal; arkadaşlıkta bunları konuşmak için teşekkür edilmez,” diye yanıtlar. Bu sahne sıradan görünür, ama bağ tam da burada oluşur. Teşekkür eden kişi aslında şunu hissetmiştir: “Duygularımla yer kaplıyorum.” Karşılık ise bu inancı bozar: “Hayır; burada yer kaplamak insani.”
Ne var ki kültürel dilimiz bu tür bağları beslemek yerine çoğu zaman zayıflatır. “İyi insan”, “uyumlu insan”, “olgun insan” gibi tanımlar neredeyse her zaman olumlu çağrışımlarla kullanılır. Ancak bu etiketlerin pratikte nasıl işlediğine bakıldığında, çoğu zaman farklı bir anlam ortaya çıkar: duygusal beklentisi düşük, rahatsızlık yaratmayan, sınır koymayan, karşısındakini kaybetmemek için kendi gerçekliğini yumuşatan kişi “iyi” ve “uyumlu” olarak tanımlanır.
Burada kritik olan şudur: Bu insanlar kendilerini “kolay” olarak adlandırmazlar. Aksine, “iyi”, “olgun”, “uyumlu” gibi kavramlarla kendilerini olumlu bir ahlaki çerçeveye yerleştirirler. Fakat bu dil, bilinçdışında başka bir şeyi de kabul etmiş olur: ilişkinin zorlayıcı, derin, duygusal olarak talepkâr taraflarından kaçınmayı. Yani “uyumlu” olmak, çoğu zaman “her şeyi sorun etmemek”, “fazla hissetmemek”, “rahatsız edici gerçekleri dile getirmemek” anlamına gelir.
Bu noktada bir değer kayması yaşanır. Derinlik; yani duygusal açıklık, karşılıklılık ve otantiklik, “fazlalık” gibi görülmeye başlar. Sınır koyan kişi “zor”, beklenti dile getiren kişi “dramatik”, karşılıklılık isteyen kişi “çok duygusal” olarak etiketlenir. Böylece kültür, farkında olmadan şunu öğretir: Yüzeyde kalmak erdemdir, derine inmek ise sorun çıkarmaktır.
Oysa psikolojik olarak durum tam tersidir. İnsanları bağlayan şey, çatışmasızlık değil; duygusal temasın gerçekliğidir. Bağ, iki insanın birbirine yer açabildiği yerde oluşur. Kendi iç dünyasını açtığında kendini “fazla” ya da “yük” gibi hissetmeye başlayan kişi, aslında bağdan değil; bağın taşıyıcısı olmayan bir ilişki biçiminden kaçmaktadır.
Bu yüzden derinlik talep eden insanlar sıklıkla “zor” olarak algılanır. Oysa burada söz konusu olan bağlanamamak değildir. Bu kişiler bağ kurmak ister; fakat tek taraflı bağlanmayı reddeder. Karşılıklılık, süreklilik ve duygusal emek talep ederler. “Yarım bağ”ı kabul etmezler. Bu bir kişilik sorunu değil, ilişkisel bir etiktir: Bağın yükü yalnızca bir tarafın omuzlarında kalmamalıdır.
Kopuşlar da bu nedenle çoğu zaman ani değildir. Önce kişi uzun süre tek başına taşır, karşılık bekler, “belki değişir” diye düşünür. Sonra içeride bir kırılma olur: bağ duygusal olarak biter. Dışarıdaki kopuş, bu içsel bitişin gecikmiş ifadesidir. Yani terk edilen şey bir ilişki değil; zaten tek taraflı kalmış bir bağdır.
İşte can alıcı gerçek burada ortaya çıkar:
Gerçek bağ nadirdir.
Ama yarım bağda kalmak insanı içten içe yok eder.
Bu yüzden derinlik talep eden insanlar dışarıdan “yalnızlığı seçiyor” gibi görünebilir. Oysa seçtikleri şey yalnızlık değildir. Seçtikleri şudur:
“Kendimi ‘iyi’ ve ‘uyumlu’ görünmek uğruna kendimden vazgeçerek sevilmektense, bağsız kalırım.”
Bu bir kaçış değildir. Bu, bir insanın kendini feda etmeden var olma çizgisidir. Bir ilişki sorunu değil, bir değer sistemidir.
Bilimsel olarak insanların en güçlü şekilde bağlandığı şey derinliktir: duygusal açıklık, karşılıklılık ve otantiklik. Derinliği küçümseyen bir kültürel çerçeve, bağın kendisini de yoksullaştırır ve insanlara “yük olma” yanılgısını öğretir. Buna karşılık yarım bağa razı olmamak; zayıflık değil, özsaygı ve ilişkisel bütünlük göstergesidir.
Sorun bağ kuramamak değil.
Sorun, aynı derinlikte bağ kurabilen insanın azlığıdır.
Ve bazı insanlar için hayat şu cümlede düğümlenir:
“Yarım bağda yaşayacağıma, ‘iyi ve uyumlu’ görünmem; kendim olarak var olurum.”
Veröffentlicht von