İYİ AİLE MİTİ ve Görünmeyen ŞİDDET

Aile İçinde Görünmeyen Şiddet: Eşitsizlik, Gaslighting ve Çocuğun Kendinden Vazgeçmesi:

Bazı aileler çocuklarına zarar verdiklerini asla kabul etmez. Çünkü ortada “büyük” bir şey yoktur. Kimse aç bırakılmamıştır, herkes okula gönderilmiştir, dışarıdan bakıldığında her şey yerli yerindedir. Tam da bu yüzden, aile içindeki en yaygın şiddet biçimi çoğu zaman hiç fark edilmez: duygusal şiddet.

Birçok aile eşitlikten söz eder. Ama pratikte eşitlik yoktur. Bazı çocuklar daha çok tolere edilir, daha çok korunur, daha çok hata yapma hakkına sahiptir. Bazı çocuklar ise erken yaşta “olgun”, “anlayışlı”, “idare eden” olmaya zorlanır. Bu çocuklardan yüksek ses çıkarmamaları, uyum sağlamaları ve aile düzenini bozmamaları beklenir. Bu beklenti açıkça söylenmez; davranışlarla öğretilir.

Bu ortamda büyüyen çocuk şunu öğrenir:

Sorun çıkarmamak, sevilmenin ön koşuludur.

Çocuk bir şeyden rahatsız olduğunda ya da bir sınır koyduğunda, çoğu zaman karşılaştığı şey şudur:

“Abartıyorsun.”

“Yanlış anlıyorsun.”

“Sen zaten hassassın.”

Bu tekrarlandığında çocuk, yaşadığı şeye değil; kendi algısına şüpheyle bakmayı öğrenir. Literatürde bu durum duygusal gaslighting olarak tanımlanır. Çocuğa açıkça yalan söylenmez; ama gerçekliği sistemli biçimde değersizleştirilir.

Bu noktadan sonra çocuk için kritik bir eşik aşılır. Sevgi, koşullu hâle gelir. Çocuk, onay almak için uyum sağlar. İstemediği şeylere “evet” demeyi, kendi rahatsızlığını bastırmayı öğrenir. Dışarıdan bakıldığında “kendi isteğiyle” onay veriyormuş gibi görünür. Oysa gerçekte yaptığı şey, terk edilmemek için kendinden vazgeçmektir.

Bu süreçte çocuk, bir birey olmaktan çıkar; farkında olmadan bir projeye dönüşür. Ne hissettiği değil, neye dönüştüğü önemlidir. Bu da duygusal bir metalaştırmadır.

Bu dinamik yetişkinlikte sona ermez. Kişi hâlâ ailesini düşünür, korur, iyi niyetle yaklaşır. Psikolojik zorlanmaları tolere eder; çünkü “aile sonuçta”dır. Ama karşılığında görülmez. Özellikle kişi ailesinden uzak yaşamaya başladığında bu boşluk daha net hissedilir. Bir sağlık sorunu yaşadığında, zor bir dönemden geçtiğinde ya da sadece “nasılsın?” denmediğinde, insan kendine şu soruyu sormaya başlar:

Ben kimim? Nereye aidim?

Bu soru dramatik değil, yapısaldır. Çünkü bağ tek taraflı taşınmıştır. Mantık hâlâ şunu söyler: “Yanlış bir şey yapmadım.” Ama kalp buna inanmaz. Çünkü çocuklukta öğrenilen temel mesaj şudur:

“Hissettiğin şeye güvenme.”

Bu yüzden birçok insan yetişkinlikte çalışamaz hâle gelir, blokaj yaşar, kendinden sürekli şüphe eder. Bu kişisel bir zayıflık değil; yıllarca normalleştirilmiş duygusal şiddetin sonucudur. Aileyi kutsallaştırmak, bu sonucu değiştirmez. Sadece görünmez kılar.

Ve belki de en rahatsız edici gerçek şudur:

Bu tür aileler kendilerini hâlâ “iyi aile” olarak görür. Çünkü ortada bağırarak yapılan bir kötülük yoktur. Sadece sistematik bir yok sayma vardır. Bu yok sayma, nesiller boyunca aktarılır. Ta ki biri çıkıp şunu söyleyene kadar:

“Bu normal değil.”


Kaynakça / Referanslar

Bowlby, J. (1988). A Secure Base. Routledge.

Boszormenyi-Nagy, I., & Spark, G. M. (1973). Invisible Loyalties. Harper & Row.

Linehan, M. M. (1993). Cognitive-Behavioral Treatment of Borderline Personality Disorder. Guilford Press.

Boss, P. (1999). Ambiguous Loss. Harvard University Press.

Van der Kolk, B. (2014). The Body Keeps the Score. Viking.

Schore, A. N. (2012). The Science of the Art of Psychotherapy. Norton.

Veröffentlicht von

Hinterlasse einen Kommentar